Skip to main content

Röportaj: Nilay Örnek
16/04/2024, İstanbul

 

Türkçe Transkript click here for English

Nilay Örnek: Merhabalar, ben Nilay Örnek: Yeni bir şeyler öğrenmeye meraklı herkesin ilgisini çekeceğini düşündüğüm Nasıl Olunur adlı podcast serime hoş geldiniz.

Bu seride mikrofonu, mesleklerini ustalıkla icra ettiğini düşündüğüm insanlara yöneltip onlara aynı soruyu soruyorum: Nasıl olunur?

Bu bölümde konuğum bir tasarımcı: Emrah Yücel. Hoş geldin Emrah.

Emrah Yücel: Merhaba, hoş bulduk.

Nilay Örnek: Tasarımcı dedim ama biraz kısa kaldı. Sana şunu sormak istiyorum: Sen tasarımcısın, aynı zamanda bir marka yaratıcısın. Şirketlerin var. Los Angeles’ta, İstanbul’da çalışıyorsun. Türkiye’de pek çok iş yapıyorsun.

Ama biz seni 2000’lerin bir yerinde daha çok gazetelerde, yurt dışında yaşayan başarılı insanların övgüyle anıldığı dönemlerde, Los Angeles’ta Hollywood’un afişlerini tasarlayan Türk olarak tanıdık.

Ve ben zannetmiştim ki o zamanlar sen o Kill Bill’in çok güzel afişini bir bilgisayarda tasarladın, verdin; onlar seninle çok yakın çalışıyorlar, “Emrah bize bunu tasarla” diyorlar… Öyle bir şey olarak hayal etmiştim.

Hâlâ bugün pek çok insan seni sadece “Hollywood afişlerinin tasarımcısı” olarak, o kadar dar bir alanda biliyordur. Ama aslında yaptığın iş çok daha büyük. Sen ne yapıyorsun? Bir anlat, ondan sonra da enteresan bir çocukluk, New York’a ve oradan Los Angeles’a gidiş hikâyen var. Bütün bunları da konuşalım.

Bir de, 30 yıldır Amerika’da yaşayan biri olarak, başta da konuştuk, Emrah dedi ki: “Ben bazı kelimeleri, bazı ifadeleri İngilizce haliyle söylüyorum.” Belki de bu doğallıkla kabul etmek lazım.

Emrah Yücel: Herkesin Google’da bir “keyword”ü var. Benimki de “Hollywood afişleri yapan genç Türk çocuk” diye geçiyor. Ama baktığın zaman bu tabii çok rahatsız edici.

Bir: Ben artık genç değilim. İki: Sadece yaptığımız iş Hollywood afişi değil. Tabii ki sonuçta ortaya çıkan işlerden biri afiş ama arkasında çok daha geniş başka bir iş var.

Ve biz bunu zaman içerisinde başka bir yere doğru çekmeye başladık: İşin stratejisi, sözel kimliği, nasıl tanımlanacağı meselesi… Bunların hepsi çok önemli.

Hiç unutmuyorum, bir zamanlar Beyaz Show vardı, hatırlar mısın? Orada da Beyaz çok ilginç bir şekilde sormuştu: “Sen şimdi oturuyorsun, Nicole Kidman geliyor, birlikte afişe bakıyorsunuz. ‘Şunu şuraya mı alsak?’ gibi mi oluyor?” Tabii ki öyle değil.

Nilay Örnek: Seyrettim ben onu, Meral Okay’la birlikte… Meral Hanım, Allah rahmet eylesin, o kadar tatlı, bilgili ve meraklı soruyordu ki sana — sinemadan gelen bir insan olarak. Ama Beyaz da çok tatlı, halkın sorularını soruyordu sana.

Emrah Yücel: İki denge çok iyiydi.

Şöyle bakın: Bu 100-200 milyon dolarlık projeler. Sadece çekimine harcanan para bu. Bir o kadar da dünya çapında pazarlamasına harcanacak. Sonra da milyarlarca dolar gelir elde etmeyi planlıyorlar.

Peki bunun görseli ne olacak? Bu soruyu stüdyo, iki-üç ajansa bölüştürüyor. Ve burada öncelikle bunun stratejisi konuşuluyor.

Nilay Örnek: Biraz o dünyayı da anlatsana. Diyelim ki ben bir yönetmenim, bir film çekmeye karar verdim. Ne zaman geliyorum sana? Senaryoyu mu okutuyorum? Hangi aşamada geliyorum?

Sen ya da sizin ekip kaç kişilik, ne yapıyorsunuz? Biraz onu da anlatsana.

Emrah Yücel: Tabii, çok karışık bir şey bu.

Kimi zaman, eğer ana takımın içindeyseniz, senaryoyu yönlendirme şansınız olabiliyor. Ama genelde buna çok şansımız olmuyor.

Hollywood’da projeler zaten çok net tanımlandığı için, bu daha çok Türk projelerinde mümkün oluyor. Çünkü orada daha açık bir alan varsa, daha çok danışılabiliyor.

Ama Hollywood projelerinde, stüdyoların ekipleri, marketing takımları, yönetmenin ekipleri zaten kendi aralarında önceden konuşmuş oluyorlar.

Size gelindiğinde, artık satılacak hale gelmiş bir ürün olarak geliyor.

Bu bazen senaryo aşamasında geliyor, bazen film bitmiş, üzerinde çok çalışılmış ama istenilen sonuca ulaşılamamış oluyor. Belki de son iki haftanız kalmış oluyor.

Dolayısıyla, projenin farklı aşamalarında devreye giriyorsunuz. Kimi zaman birçok ajansın yaptığı işi görüp onların üstünden hareket ediyorsunuz, kimi zaman da seçilip o yol birlikte yürünüyor.

Bu anlamda çok farklı süreçler var. Ama zaten yapıyı bildiğiniz için sürece hemen adapte olup devam ediyorsunuz.

Kimi zaman da çok iyi bir yönetmenle çalışıyorsanız, zaten fotoğraf çok net ortaya çıkıyor.

Direkt örnek vereyim: Mesela Kill Bill… Kariyerimdeki aslında hiç de başarılı olmadığını düşündüğüm işlerden biridir.

Çünkü bize günlük çekimler gelir. O gün ne çekildiyse, stüdyo tarafından bir portala yüklenen görseller olur.

Şimdi Kill Bill’le ilgili gerçekten, o kıyafeti gördüğünüz zaman… Yani değil mi? Tarantino, Bruce Lee’nin Enter the Dragon filmindeki kıyafeti alıp Uma Thurman’a giydirme kararı veriyor.

Yani oradaki esas yaratıcı olan o. Bizim orada sarı üzerine bir şerit koymamız falan değil.

Bunu Marmara Üniversitesi’nde 30 tane öğrenciye bir saatlik ödev olarak verseniz, herkes aynı sonucu çıkarırdı.

Nilay Örnek: Ya, öyle deme…

Emrah Yücel: Ama bak, bunu şunun için söylüyorum. Benim açımdan bu, çok büyük bir yaratıcılık örneği değil. İngilizce’de “duh!” denir ya, işte öyle.

Nilay Örnek: Ama bir yere gelmiş bir insan olarak da en basitini göstermek bazen en doğrusu…

Emrah Yücel: Zaten Tarantino öyle bir şey gerektirir.

Benim kariyerimde, birbirinden çok farklı işler var. Mesela The Hours filmi, Nicole Kidman’ın oynadığı…

Ben onun için yaptığım projenin gerçekten yaratıcı ve iyi olduğunu düşünüyorum.

Ama orada yaptığımız proje sonuçta seçilmedi, başka bir şeye dönüştü.

İçinde hayal kırıklıklarını da barındıran bir dünya bu.

Yani bazı şeyleri çok iyi yaptığını düşünüyorsun. Bazı şeyleri çok kolay olduğunu düşünüyorsun. Ama bütün bunların hepsinden karışık bir macera yaşıyorsun. Yani bence birazcık biz yaptığımız işi şu anlamda dedektifliğe de benzetiyorum. Yani o ipuçlarını yakalayıp bir araya getirip bir şeylerin görsel izini sürme süreci. O yüzden çok heyecanlı ve sürekli kendini geliştiren bir şey. Bu sadece Hollywood için değil, burası için de geçerli. Yani işin markalaşma kısmını yaparken çok benzer hikayeleri yaşıyorsun. Mesela şehir markalaşmasında biz Hawaii’de Big Island’da bir şehir markalaşması projesi yaptık mesela. O kadar büyük bir öğrenim vardı ki, Hawaii’nin içerisinde inanılmaz bir mitolojik geçmiş var. Yani içinde şamanlığa kadar giden böyle çok ruhani tarafı olan, o yanardağın getirdiği mitolojik figürler, sözler var. Bunların bir kısmı çiçek isimlerini etkilemiş, bir kısmı havanın bir durumunu, güneşin batış anını tanımlamış isimler var. Ve biz orada birbirinden farklı 7 tane mahallenin ve sosyal etkinlik alanlarının isimlerini bulmakla ve peşinden de bunun görsel kimliğiyle görevlendirilmiştik.

Şimdi bakıyorsunuz bunlardan etkilenmemek mümkün değil ve doğal olarak da isimleri o şekilde bulduk. Fakat şirket olarak bizim hep yaptığımız iyi işlerden bir tanesi her yaptığımız lokal işte bir lokal danışmanı tutmak ve yaptığımız işi onlarla check etmektir. Hawaii Üniversitesi’nden bir kadına isimleri sunduk. Mesela Pele var, Pele yanardağ tanrıçası. Orada biz bir şeyin adını Pele koyalım dedik. Şimdi dedi ki kadın, bir tek bir şey var dedi, Pele diyoruz ama dedi mitolojiden bir sürü isim kullanmışsınız. Hani bu bir gece kulübüne ya da bir semte mesela atıyorum İsa demek gibi ya da Hazreti Muhammed Mahallesi demek gibi oluyor.

Nilay Örnek: Şahane

Emrah Yücel: Dedik ki biz öyle bir hata yaptık ki bir hafta daha zaman istedik ve tamamen o isimlerin hepsinden vazgeçildi. Müşteri oraya gittiğimizi bile bilmiyor. Müşteri fark etmeyebilir bile ama sonra o semtte yaşayacak olan insanlar bunu fark edebilir.

Şimdi o yüzden stratejik kısmı en önemli kısmı. Biz işimize hep şey deriz. Amerikalıların cuma cumartesi gecesi cebinden dokuz dolar alma işidir bizim işimiz. O yüzden bir filmi de aslında tanımlarken nasıl tanımladığın çok önemli. Yani biraz konu dağılıyor ama bunu ilginç bir örnekle anlatayım. Korsanın çok yaygın olduğu Türkiye’de sokaklarda, tezgahlarda CD’lerin satıldığı dönemlerde herkes işte Oscarlar geliyor, Oscar filmleri neler var? Brokeback Mountain filmi. Ertesi gün gelip de korsancıyı döven insanlar çıkmış. Niye? Biz ailece oturduk yemekten sonra bu filmi dedik. Sen bize bu filmi nasıl verirsin? Korsancıların da buna olan bir tepkisi var. Bundan sonra Türkiye’de o film nasıl satıldı biliyor musunuz? İbne Kovboylar.

Nilay Örnek: İnanmıyorum.

Emrah Yücel: Evet. Çünkü orada senin aslında bunu distribütör eden kişi olarak buna karşı bir de sorumluluğun var, çünkü öbür türlü dayak yersin. Anlatabiliyor muyum orada? Pele semtini koyarsan yerliler senin üstüne gelirler.

Nilay Örnek: Tabii mesajı vermek lazım, ne göreceğini, ne izleyeceğini söylemek lazım. Bir de bu bir tekil iş değil aslında.

Yani fotoğrafından yazılarına, o sloganın bulunmasına… Bu bir çoğul iş, hatta şirket veya şirketler ortaklığı bir iş ve aslında pek çok poster var ve hepsinin de hakkını satıyorsun değil mi? Bu Emrah Yücel: posteri diye geçmiyor.

Emrah Yücel: Biraz endüstrinin içerisine girdiğiniz zaman daha tanımlanmaya başlıyor mesele. Eğer siz markaysanız o öyle geçer.

Yani Tom Ford o seneki koleksiyonunda çıkan her product’ın neredeyse %5’ini tasarlıyor. Diğerlerinin hepsi sonuçta bir tasarımcılar grubu tarafından tasarlanıyor. Orada küçük kreatif direktörler var. Onlar onları onaylıyorlar. Tom Ford da bunların içerisinde genel olarak bakıyor.

Nilay Örnek: Peki Hollywood afişi tasarlamakta bu işin Tom Ford’u kim?

Emrah Yücel: Var mı? Yok.

Eskiden 50’li 60’lı yıllarda bu işlerle ilgili illustratörler vardı. Yani Star Wars’un illustratörleri, Drew Struzan falan gibi. Ama bu isimler zaman içerisinde tabii ki eridi.

Orada artık Photoshop çıktı, mertlik bozuldu meselesi gibi. Artık şirketler var. O şirketler içerisinde de şöyle problemler var. Yani mesela 300 kişi çalışıyor diyelim. Birisi bir projede bir saate kadar çalışıyor. Saat akşam 7’de o gidiyor. Onun yerine başkası oturup devam ediyor.

Nilay Örnek: Ya çok enteresan, bizim hiç bilmediğimiz bir dünya değil mi?

Emrah Yücel: Yani o imza sanatçı olma meselesi orada bitmiş vaziyette. Bir de samimiyetle söyleyeyim, benim birazcık o işlerden hafifçe rahatsız olmaya başlamam ve uzaklaşma hissiyatım da tam bu noktalarda olmaya başladı.

Çünkü yaşın belli bir noktaya geldiği zaman poster, şehir markalaşması, şahıs markalaşması ya da bir şirket markalaşması ile ilgili yaptığımız işlerde aslında bütün her şey birbirinin aynısı. Aynı yöntemi izliyorsunuz. Bu yöntemde bir film de olabilir. Bu yöntem bir, atıyorum, seçim kampanyası demeyeceğim ama bir kişinin korunması ya da devamlılığıyla ilgili bir sosyal ve dijital bir kampanya da olabilir. Aslında aynı şey her ikisi de. O yüzden bunun nasıl manage edileceği, buradaki değerlerin neler olduğunun tanımlanması, hangi sözün söyleneceğinin tanımlanması, bunun hangi görselle tanımlanacağı meselesi gibi detayların hepsini tanımlamak gerekiyor. Bence en önemli kısım bu aslında.

Nilay Örnek: Yani insan markalaşması konusunda düşününce, ben yaptığım işte her gün AP, Reuters tarardım. Hani gazetelerde çalışırken neler oluyor dünyada.

Onlara bakarken bir gün bir Bill Gates fotoğrafı gördüm ama tamamen gölge. Yani karanlık içerisinde bir gölge gördüm ve onun Bill Gates olduğunu anladım. Mesela ne kadar acayip bir şey değil mi? Steve Jobs’ın ya da Bill Gates’in… Ve bunlar kadın da değiller. Hani kadının bir aksesuarı oluyor, bir saçı oluyor, bir onsu daha anlayabiliriz ya da bazen yanlardan birini vücut hatlarından. Öyle insanlar da.

Nilay Örnek: Yani biraz marka diye o insanları düşünmüştüm.

Emrah Yücel: Çok güzel bir şey söyledin. Mesela silüet… Aslında o silüet lafının arkasında yatan da bu zaten. Yani sen aslında bıraktığın iz, bıraktığın duruş meselesi çok önemli. Bak şimdi deminden beri şahıstan bahsediyoruz, yaptığımız çok ilginç bir şey anlatacağım. Gerçi orada imzaladığımız bir gizlilik sözleşmesi var ama üzerinden zaman geçti ve pozitifle sonuçlandığı için anlatacağım.

Amerikalı bir inşaat şirketi Arup’la beraber Kolombiya’nın başkenti Bogota’dayız. Eski bir deniz askeri üssünün 1950’lerde Bogota’nın göbeğinde alınıp şehir dışında başka bir yere taşınması ve yeni botların, denizaltıların formatına uygun olacak şekilde genişletilmesi ve bunun hiç para harcanmadan sıfır maliyetle devlete yapılması işini üstleniyor Arup. Hiçbir masraf çıkmadan bütün amirallerin onayladığı nefis bir proje. Bunun karşılığında da şehrin göbeğindeki o alanın 70 yıllığına Arup’a işletmeye verilmesi, aslında bir barter projesi. Ben de Bogota’nın şehir markalaşmasını yapacak olan bonus şirket olarak oraya, “5 dakikan var” dediler. Nedir şehir markalaşması? Santos, o zamanki başkan, ona anlatacaksın ve bu da bonus olarak girecek.

Böylece Cartegena, dünya sahnesinde özellikle Karayipler’e açılan Latin Amerika şehirlerinden bir tanesi olarak bir anda, özellikle yat turizmi bilmem ne de, bir yere oturacak. Yani formül çok net. Şimdi biz bütün bunları yaparken, o dönemde de Santos uyuşturucu kartelleriyle bir anlaşma yapıyor ve Küba’da bu görüşme oluyor.

Küba’daki bu görüşme sırasında Santos’la kartelin başındaki adamın el sıkıştığı bir sahne var. Ortada da Fidel Castro’nun oğlu bu ikisinin elini tutuyor ve tıpkı koyun pazarlığı gibi ellerini sıkışıyorlar. Fidel Castro’nun oğlu da beyaz giymiş, ortada duruyor. İki tarafta da iki adam takım elbiseli. Şimdi o kadar ikonik bir görsel ki, sen az önce Associated Press deyince… Fakat dedim ki ben de Santos’a, sigara arası… Ben sigara içmem. Arada sigara arasına çıkıldı. Bu arada Santos da inanılmaz, Kansas University’den mezun. Tam bir Amerikalı. Ya dedim neden böyle bir görselin BBC’de, CNN’de, Al Jazeera’da bu kadar dönmesine müsaade ediyorsunuz?

Neden siz alternatif bir şeyle gelmediniz? Yani sizin danışmanlarınızın dedi ki, inanamıyorum bunu söylediğinde, ben de aynı şeyi söylüyorum ve utanıyorum artık, çünkü orada bir anda Castro bütün krediyi alıyor. Yani Castro bu işi yaptı. Halbuki ömrüm boyunca bununla uğraştım dedi adam. “Seninle çalışmamız lazım” dedi. O 5 dakika… Öyle mi dedi? Evet, ya bütün iş orada çıktı. Ve biz bir anda Santos için bir kampanya yaptık. Bir referanduma gidilecekti çünkü insanlar… Bizde de çok benzer süreçler yaşandı. Bu süreç içerisinde evlatlarını kaybetmişler, işlerini kaybetmişler, oradaki iç savaş sırasında ve bir sürü insan o uyuşturucu karteliyle barış yapılmasını istemiyor. O kartelin başındakiler de parlamentoya girmek istiyorlar. Parlamentoya girdikleri anda koruma içine girecekler ve siyasi bir platformda oldukları için de yeni bir sayfa açacaklar. Böyle bir… Bizde çok benzer şeyler yaşadık buralarda.

Bir anda şekil değişecek. Şimdi bu formül üzerinden de adam diyor ki, yani gerçekten barış olsun. Şu ülkeye bir barış gelsin. Ben de şu ülkeye barışı getiren insan olayım derdinde.

Bir kampanya hazırladık. Böyle yaklaşık 12 çok meşhur Kolombiyalı; içerisinde atıyorum bir sürü komedyen de var, futbolcu da var, Shakira’sı da var. Bunların her biriyle birer, bir buçuk dakikalık röportajlar. Instagram kampanyası. 10 tane büyük gazetede de full sayfa “Give Peace a Chance.” Onu da Beatles’tan aldık. “Barışa şans ver” şeyiyle. Ve güzel bir ikonla bu kampanyayı lanse ettik. Tabii ki referandum pozitif geçti. Barış imzalandı. Ve benim için en önemli olan ki bence çok önemli, barıştır. Obama’dan sonra Nobel Barış Ödülü’nü o aldı.

Nilay Örnek: Ya peki, meclise girdiler mi uyuşturucu kartelleri?

Emrah Yücel: Evet, ama şöyle söyleyeyim, onlar da etkisiz eleman hâline dönüştü ve zaman içerisinde erozyona uğradılar. Şimdi o uzun hikayesi ama baktığın zaman sonuçta bu şahsın Nobel ödülü alması süreci içerisinde bizim de bir katkımız oldu.

Baktığın zaman o şahıs benim için bir film posterinden daha farklı bir yöntem olarak çalıştığım bir insan değil. Sonuçta aynı şey. Ama yani şahıs için de, şehir için de, şirket için de aynı şeyi aslında yapıyorsun demek istiyorum.

Nilay Örnek: Peki, senin oraya gidene kadarki sürecin… Birkaç şehir var. Diyarbakır var, Ankara var, İngiltere’ye gidiş var, dönüş var, Adana var, belki Antep var… Yani şehirler var.

Biraz anne, baba etkisinden bahsederek başlayalım mı?

Emrah Yücel: Tam bir cumhuriyet çocuğu annemle babam. Cumhuriyetin yüzüncü yılını yaşadığımız o dönemde geriye dönüp de o kadar hem saygıyla hem de böyle inanarak onları andım ki… İkisi de vefat etti ama annem Buca Öğretmen Okulu’ndan, babam da Gazi Eğitim’den mezun. İkisinin de tayini Dicle Öğretmen Okulu’na çıkıyor ve Diyarbakır’ın Dicle’de ikisi orada tanışıyorlar.

Nilay Örnek: Sezer Hanım’la Hasan Bey

Emrah Yücel: Evet, ve orada evleniyorlar ve ben bir şekilde Diyarbakır’da doğuyorum. Yani oralı değilim, oralı hiçbir alakamız yok.

Hatta yıllar sonra da şöyle bir hikaye duydum, oradaki babamın öğrencilerinden bir tanesinin bir yeğeni oluyor ve diyorlar ki, babama işte, “Ya Emrah ismi bizim Diyarbakır’da hiç yoktur. Biz de bu ismi çok sevdik, müsaade ederseniz yeğenimize bu ismi vermek istiyoruz.” Babam da “Bizim için gurur olur, çok hoşumuza gider” falan diyor.

Nilay Örnek: Emrah ne demek bu arada? Anne baban çok bir şeylere itina eden, çok düşünen insanlar; bilerek bu ismi koymuşlardır diye düşündüm.

Emrah Yücel: Annem edebiyat öğretmeni, yani Erzurumlu Emrah’ı çok severmiş, şair olarak. İşte dedim ya bir anlamı var, işte düşünün. Galiba Farsça “mutluluk getiren kişi” gibi bir geçmişi de var. Peşinden Milli Eğitim Bakanlığı gene o cumhuriyet ruhunun bir etkisiyle, düşünüyorum gerçi ileri iki yıllar ama eğitim araçları geliştiren bir yapı kuruyor.

Diyor ki: Film, Radyo ve Televizyon ile Eğitim Merkezi, FRTEM bunun içinde. İçeriye eleman alacaklar. Onunla ilgili açılan sınava giriyor annem babam. Milli Eğitim Bakanlığı’nın FRTEM bölümü, TRT’nin kardeş kuruluşudur bu. Ama eğitim araçları üretir bunlar. Orada aslında atıyorum mesela diş sağlığı ya da resimle ilgili, armoni nedir, renk nedir, müzikte şudur nedir gibi… Slaytlardan oluşan — slaytları o zaman şey gibi düşünün, PDF sunumu gibi düşünün. Mesela 30 tane slaytta bir konuyu anlatma durumu gibi. Bunların metinlerinin yazılması, bunların görsellerinin toparlanması gibi bir yapıyı kuracak olan insanları arıyorlar. Ve annem edebiyat öğretmeni, edebiyata, şiire çok meraklı. Babam da resim öğretmeni, o da görsel yönünü çok geliştirmiş bir insan. Ama bütün mesele bir konuyu 30 slaytta anlatabilme durumu. Bu 30 slayt, o slayt makinelerinden zamanlı filme dönüşüyor. Annemin zamanla o altına yazdığı bilgiler radyo programlarına dönüşüyor.

Nilay Örnek: Ya şahane.

Emrah Yücel: Ve bir anda biz Ankara’dayız ve Ankara’da ben büyüdüm. Çünkü altı aylıkken Diyarbakır’dan Ankara’ya geldik. Ve Ankara’da annem senaryo yazarı ve radyo programı yazarı.

Bu bilirsiniz, okul radyoları vardı ya. Onların hepsinin arkasındaki isim annemdir. Annemle bir arkadaşı, ikisi aynı odada çalışırlardı. Hatta ben sabahçıydım, öğleden sonraları gidip orada annemle arkadaşı çalışırken biz de arkadaşımın kızıyla beraber oralarda yerlerde oynardık falan. Kim olduğunu biliyorsun.

Nilay Örnek: Elif Şafak.

Emrah Yücel: Evet. Hatta radyo programlarının seslendirmeleri yapılacak. O seslendirmeleri yaparken de ses sanatçıları yok fazla. Sesi iyi olan birkaç kişi var. Kız seslerinde Yeşim Kopan kullanılır. Yekta Kopan’la da ben girerdim, erkek seslerini kullanıyor. Biz dokuz yaşından tanışırız Yekta ile. Böyle ilginç bir dünya.

Zaman içerisinde babam da bu slaytlardan sıyrılarak yavaş yavaş yönetmenlik yapmaya başlıyor. Yaklaşık elliye yakın kısa filmi, belgeseli var babamın. Nedir bu konular? Mesela Doğu Anadolu Bölgesi’nde hayvancılık, bilmem nerede madencilik gibi. Yani bir lisede, bir ortaokulda o kitaplardan okuduğunun yerine izleyeceğin bir filmin üretilmesi işini yapıyor.

Sonra zamanla dramalara geçiyor. Öğretmenler Günü filmi, Anneler Günü filmi, bilmem ne filmi falan filan. Ve gittikçe de gelişerek mesela göçerler, tespih, kaşıklar gibi babamın bir takım belgesel filmleri var.

Bütün bunların içerisinde de ben onlarla birlikte bir şekilde hep yer alıyorum.

Nilay Örnek: Tek çocuk musun?

Emrah Yücel: On yaşıma kadar evet. On yaşımdan sonra bir kardeşim oldu. Bu süreç içerisinde çok iyi hatırlıyorum. Bir akrabalarımızın evindeydik bir gece. Babamın hazırladığı galiba Göçerler filmiydi. Berlin Film Festivali’nde jüri özel ödülü alıyor. Ve bunu TRT’de anons ettiler. Hem babamın fotoğrafı çıktı TRT ekranında hem de ismi geçti. Böyle anlattılar.

Emrah Yücel: İşte Hasan Yücel de böyle böyle ödül aldı. Aman Tanrım ben o kadar gururlandım ki bu meseleden böyle. Ve bir şekilde o ödül bizim hayatımızı değiştirdi.

Ne oldu? BBC, o ödülü alanlara bir yıl dil eğitimi, bir yıl da çalışma imkânı sunuyor. Babamı arıyorlar. Diyorlar ki sizi davet ediyoruz. Babam da diyor ki ben gelemem. Benim eşim var ve bir oğlum var. Eşiniz ne iş yapıyor? Eşim de radyo programı ve senaryo yazar. Aynı burs onun için de geçer.

Nilay Örnek: Şahane.

Emrah Yücel: Ben ne olacağım? O da gelsin. Şimdi bahsettiğimiz yıllar… Yetmiş yediler, yetmiş altılar falan.

Nilay Örnek: Sen kaçlısın?

Emrah Yücel: 68’liyim. Şimdi geri dönüp baktığın zaman o sürece, ne cep telefonu var, ne internet var, hiçbir şey yok. Orada sekreterlerle falan aranarak yapılan, oradaki BBC’de birisinin favori olarak yaptığı bir şekilde ben orada da bir okula yazdırılıyorum. Biz hep birlikte Londra’ya gidiyoruz. Yani çok orta gelirli bir aile. Ve zar zor orada bir dairenin içerisinde, her odada farklı aileler yaşıyor. Bir odada bir Rodezyalılar vardı. Bir odada Hong Kong’lu bir çocuk vardı. Mr. Lal salonda yatardı. Biz de bir odadayız. Girişteki ilk odadayız. Böyle üç tane birbirinden farklı kültür. Bir Pakistanlının evinde, Londra’da Shoreditch’te yaşıyoruz. Bizimkiler tabii ortama adapte olmaya çalışıyorlar. Gidiyorlar, geliyorlar BBC’ye. Bir taraftan dil kursları. Zor bir süreç içerisindeler.

Beni de BBC’deki o sekreterin aracılığıyla bir Katolik okuluna yazdırmışlar. Rochelle Street School Shoreditch’te bayağı kilise okulu. Ben de oraya gidiyorum ama her şeye de gayet uyumluyum. Sürekli işte bir takım şarkılar söyleniyor. “Jesus aşağı, Jesus yukarı,” kiliselere gidiliyor falan. Ben de mutluyum yani farklı bir kültür ama İngilizcem yok. 8-9 yaşlarımdayım.

Şimdi bütün bunlar olurken de bir şekilde beni oradaki kız çocukları keşfettiler. Benim İngilizce bilmediğimi. Ve beni böyle köşelere sıkıştırıp bir şeyler söylüyorlar. Ne söylediklerini tahmin edebiliyorum ama bilmediğim için de cevap veremiyorum. Elimdeki tek silah gülümsemek ve gülümsüyorum onlara. Bunlar olurken bir taraftan da erkek çocuklar da fark ettiler bunu. Ve bir şeye sözlü cevap vermemden dolayı, hareketlere de cevap vermeyeceğimi düşünerek bana bu sefer kaba davranmaya, itip kalkmaya başladılar. Ben de ona gelemeyince gururum zaten kırılmış vaziyette. Ben de onlara cevap verdim ve bir kavga çıktı.

Sonra hiç unutmuyorum işte babam çağırıldı. Okulun müdürünün ya da kurulunun önünde. Dendi ki işte Emrah uyumsuz bir çocuk, şiddet yanlısı, zaten Müslüman bir kültürden geliyor. Babam dedi ki “Ne demek? Ben solcuyum, bizim dinle falan bir alakamız yoktur. Emrah da öyle bir ortamda büyümedi, hiçbir zaman dinle ilgili bir şey bilmez o. O yüzden böyle bir yorum yapmanız yanlış.” Ama dedi, “Ben de zaten burada olmasını istemiyorum.” dedi. Biz çıktık okuldan.

Nilay Örnek: Harika.

Emrah Yücel: Ne oldu? Ben artık okula gitmiyorum, onlar hızla eğitim ve kendilerini kanıtlama derdindeler. Sabahtan gidiyorlar, akşam geliyorlar. Ben de Mr. Lal ile bir Pakistanlıyla beraber Londra’da bütün günüm geçiyor.

Nilay Örnek: Onlar da İngilizce öğreniyorlar orada bir taraftan değil mi?

Emrah Yücel: Tabii tabii. İngilizceleri çok kötü değildi ama gene de öğreniyorlardı.

İş yapmak çok ayrı bir şey. Şimdi Mr. Lal bana televizyon açıyor. Ben de o arada Türkiye’de hiç o güne kadar görmediğim türde — hiç unutmuyorum Fred Astaire, Frank Sinatra, Cary Grant’la falan orada tanıştım. Bütün onların siyah beyaz filmleri, Hollywood filmleri. Hayranlıkla izliyorum. Sonra Mr. Lal beni çağırıyor, “Gel yemek yapalım” diye. Birlikte yemek yapıyoruz işte. Ben onları doğruyorum, bir şeyleri parçalıyorum falan.

Sonra hiç unutmuyorum. Biz yer yatağında yatardık. Yani yatak alamamışız. Kapı da buzlu cam olan bir hole bakıyor. Babam da buzlu cam olmasına rağmen onun üzerine bir tane poster asmış, kendi portresini asmış. O da bana hep garip gelmiştir. Babam niye kendi portresini buraya asıyor diye hatırlıyorum şimdi. Yatakta çünkü yatıyorsun. Bir tarafta annem, bir tarafta babam.

Annem benim uyuduğumu düşünerek bir gece babama dedi ki: “Hasan, biz ne yapacağız? Yani bu çocuk bütün gün bu Pakistanlı adamın yanında. Ben üzülüyorum.” dedi. “Ve Emrah kötü kokuyor.” dedi. Şimdi ben uyuduğumu zannediyorlar ama aman Tanrım. Yani başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Ne demek kötü kokuyor? O kadar kötü oldum ki. Bende böyle bir travma yarattı. Hijyen konusunda bir manyak bir takıntım oluştu yıllardır. Hala devam eder o. İnanılmaz bir tepki oluşturdu. Koku bilme ihtimali, bir de bunu annenin söylemesi…

Ondan sonra, “Acaba” dedi, “Emrah’ı babaannesine mi göndersek?” dedi. Aman Tanrım. Anlatamam. Nasıl böyle kaynar su dökülüyormuş gibi… Ben uyuyormuş gibi yaptım ama sabaha kadar uyuyamadım.

Ertesi sabah dedim ki: “Eğer beni babaanneme gönderirseniz, ben intihar ederim. Kendimi orada öldürürüm. Çok üzülürsünüz.” dedim. Annem dedi ki “Aman, olur mu öyle şey?” falan filan. Onlar da perişan oldu. Böyle travmatik bir şey yaşandı.

Şimdi bütün bunlar olurken de hafta sonları o kadar güzel geçiyor ki. Babam zaten o kültürel açlıkla biz sinematek’lere gidiyoruz, filmleri izliyoruz. Game of Death’ı orada seyretmiştim. Yıllar sonra karşıma başka yerde çıktı. Müzelere gidiyoruz.

Müzelerde de çok ilginç bir şey var. Orada bir bar koymuşlar. Demir bir bar. O demir barın altından eğilmeden geçiyorsa çocuk, onu hemen yakasına bir tane kart veriyorlar. Üzerinde bir numara var. Aynı numaradan veliye de veriyorlar bir tane. Onu cebine koyuyorsun. Çıkarken çünkü telefon yok. Bir sürü insan kayboluyor. O kaybolma meselesini halledebilmek için bir şekilde böyle basit bir formül bulmuşlar. İngiliz aklı ve çalışıyordu. Hani kafanı bara çarpıyorsan da bir şey yok, aklın başında demektir. Boydan toparlıyorlar.

Şimdi bütün bundan hareketle babamın aklına bir fikir geldi: “Hani ben ne olacağım?” sorusuna. Dedi ki “Emrah’ı müzeye bırakalım.” Ben zaten hani babaanneme dönmek falan gibi Ankara gibi bir ihtimalden, buradayım ya, “Ben kalırım.” dedim. Süper dedim. Benim için çok iyi olur dedim.

Ve bunun ilk tecrübesine Trafalgar Square’de sağ tarafta küçücük bir müzedir. National Portrait Gallery.

Nilay Örnek: Tabii canım, çok güzel.

Emrah Yücel: St Martin in the Fields’in hemen yanı. Ondan sonra orada başladık. Çünkü daha makul boyutlarda bir müzeydi. Sabah onda beni bıraktılar. Kartı aldılar. Öğleden sonra iki gibi annem gelip beni alacak.

Şimdi ben bir anda müzede kaldım. Bu formül yaklaşık bir buçuk yıl devam etti. İnanılmaz çok oldu. Cumartesi, pazar ailemle beraber. Hafta içi her gün ben sabahtan müzeye bırakılıyordum. Ve bu müze de tabii ki oradan başladı. Oradan National Gallery’ye geçtik, Tate’e geçildi. Bir sürü farklı müze var.

Bu müzede elimde böyle bir 10 pence, 20 pence bir para var. Onunla da gazoz alıyorum arada. Annem sandviçimi hazırlıyor. Ben orada koridorlarda geziyorum. Ve o kadar ilginç bir dünyanın karşısındayım ki tek başıma olduğum zaman. Yani benim kafamda çok net bir şekilde bir görsel hafıza oluşmaya başladı.

Bir anda seçmeye başlıyorsun. Hani Alman ekspresyonizmi, Fransız ekspresyonizmi, Dutch realizmi. Bütün bunlarla ilgili resimleri, portreleri görüyorsun. Ve zamanla İngilizcen de toparlanmaya başlayınca — ki o yaşlarda çok hızlı öğreniyorsun İngilizce’yi — okul turları gelmeye başladı. Onlarla birlikte onları dinlemeye başlıyorsun. Bu sefer büyük turların konuşanlarını duyuyorsun.

Ve öyle güzel bir ortamın içerisindesin ki bir anda böyle bir bilinçlenmeye başlıyorsun. Mitoloji nedir? Tarih nedir? Neden o mitolojik figür böyle resmedilmiş? O elmayı niye onlar veriyor? Oradaki portenin kenarında niye sinek var? Niye aynada ressam kendisini çizmiş? Ya da buradaki renk niye böyle kullanılmış?

Bunların hepsinin arkasındaki sebep-sonuç ilişkileri… Hangi anın resmedildiği, yanda duran figürün aslında ana figüre ne anlattığı… Bunun kompozisyonu… Niye onu seçtiler?

Aynen, bir buçuk yıl boyunca burada çok ciddi bir eğitim almaya başladım.

Nilay Örnek: Hiç sorun yaşamadın mı?

Emrah Yücel: Tabii ki yaşadım. O zaman da müze değiştirdik mesela.

Nilay Örnek: Biri fark eder, ne bileyim, birisi takılır…

Emrah Yücel: Fark etmesine rağmen birisi böyle bir problem de yaratıyor ama ben de bununla beraber aslında şöyle söyleyeyim, birazcık hani böyle Hint filmlerinde kendiliğinden çözümü bulan durumlar olur ya, biraz öyle bir durum da oldu. Yani The Lion filmini hatırlarsın ya, Guddu ile Saroo’nun hikayesi gibi. Yani bir anda orada çözülüyorsun ve çözümü bir şekilde yaratıyorsun ve bu süreç gerçekten beni çok etkiledi.

Birincisi gerçekten ilginç bir eğitim aldım. Yani şu anda yaptığım işin aslında temeli orada atıldı. Sonradan üniversitelerde, bilmem nerede çok eğitim de aldım. Ama esas orada bir sürü şeyi hissettim ve öğrendim.

İkincisi, çevremde oluşacak olan insan tipinin tanımı oluştu. Ben orada huzurlu hissediyorum. Yani bilinçli, entelektüel, bir şeye zaman ayıran, hoşgörülü insanlarla yan yana oluyorsun. Müzelerde olduğun zaman orada daha toleranslı oluyor insanlar. Daha saygılı oluyorlar. Bu ortamı hep özlüyorum ve bunu aradım aslında çevremde de. Çalıştığım müşterilerde de, insanlarda da.

Şimdi zaman geçti, sonradan biz Ankara’ya döndük. Hiç unutmuyorum küçük bir detay: Dikmen diyorduk biz, Dikmen’den Ümitköy’e taşınırken bir ara evde taşıyıcılar geldiler, kütüphaneleri falan böyle söktüler, onları götürdüler. Kütüphanelerden bir tanesinin tepesinden bir rulo düştü aşağıya. O Shoreditch’teki evde buzlu cama babamın asılı olan portresi vardı ya. Onu açtık, portreyi, posteri. Ben o babam zannettiğimin kim olduğunu bir anda anladım.

Canlanan… Babam meğer onu model olarak alırmış kendisine. Sonradan kafamda oluştu: Annemin saçlarının örgülü olması, o dönemde yok o onu gibi. Tamam cumhuriyet çocukları ama bir taraftan da solcular tabii ki her ikisi de. Ama sonradan da her ikisi de biraz çiçek çocuk, hippi ruh haliyle oraya gitmişler, orada yaşamışlar ve şey yapmışlar.

Neyse, sonradan Ankara’ya geldik. Ankara’da tabii ben ciddi bir bunalıma girdim. Yani bizim burada ne işimiz var? Çok karanlık, çok kış, karların üzerine kömür yağıyor. Hava kirliliği. O zamanlar doğalgaz dönüşümleri falan olmamıştı. Gerçekten çok kötüydü o dönemlerde Ankara’nın kışları.

Annemler de birazcık bana iyi hava alayım diye… Teyzem Adana’da Borsa Lisesi’nde çalışırdı. Biz Adana’ya giderdik şubat tatilinde. Orada işte bütün o tatil orada değerlendirilirdi.

Yıllar sonra artık Ankara’da yaşıyoruz. Alışmış zor şeye, bütün o İngiltere yıllarının bıraktığı bir iz var. Bir anda Adana’da ben bir şeyle karşılaştım.

Böyle çok ilginç bir his. Altı kat köprüsünün altında “boşboşçular” diye tanımlanan bir takım adamlar var. Şimdilerde oralar böyle dükkanlara dönüşmüş. O zaman el arabalarında İncirlik Amerikan Üssü’nün çöplerini satan bir takım adamlar var orada. Ve bu çöplerden kastım; gerçekten hani içinde walkman de var, kullanılmış kasetler de var, kıyafetler de var, tişörtler de var. Yani bayağı Amerikan üssünde insanların çöpe attığı her şey. Kullanılmış rulolar var, deodorantlar var, dibinde azıcık kalmış falan. Gerçekten çöplük ama bir anda ben o İngiltere günlerini hatırladım.

Bir de dönemde unutmayalım. Yani cebinde dolar olsa hapse gireceğin, bütün o Marlboro’ların falan görülmediği dönemler. Türkiye kapalı bir ekonominin içerisinde. Özal öncesi. Dolayısıyla mesela onlar da bize çok ilginç geliyordu. Oyuncak parç

aları, beyzbol topları falan filan. Ben orada çok etkilenmiştim, çok net olarak hatırlıyorum.

Orada bu yabancı şeyin izini görme meselesi. Ve ben de hep böyle merkezde olma, orada olma hissi o zaman çok derinleşmeye başladı.

Orada benim için en önemli şey tabii ki magazinlerdi. Bir anda, o zaman çünkü Türkiye’de böyle bir şey yok. Şu anda pek çok genç bunu anlamayabilir ama bir dergiye sahip olmama meselesi çok acayip önemliydi.

Üç tane dergiyi ben orada bu adamlarla da konuşup, “Seneye geldiğimde mutlaka sizden bunları alacağım.” falan diye… Tabii kimse söz tutma da bulabildiğim sayıların hepsini alacak şekilde üç tane dergiyi alıp Ankara’da sayfa sayfa bütün detaylarına bakarak çalıştım.

Bu dergiler neydi? Bir tanesi Vanity Fair dergisi. Yani Vanity Fair hâlâ bence Amerikan kültürünün en güzel araçlarından birisidir. İçerisinde sinema, sanat, New York lifestyle, edebiyat… Hepsinden parçaların olduğu çok iyi makaleler var. Ben o zaman okuyabiliyorum da bunları. O çok büyük bir avantaj.

O zamanlar mesela Annie Leibovitz, Frank Stella, Julian Schnabel, Francesco Clemente, Nan Golden… New York kültürünün içindeki o isimlerin hepsiyle orada tanıştım. Makaleler, oradaki reklamlar, Calvin Klein’ın ilk yılları, Ralph Lauren… Onları hep böyle bakıp biriktirirdim. Bu benim için çok önemli bir dergi, Vanity Fair. New York ve Amerika meselesine ilk giriş hikayemdi.

İkinci önemli dergi GQ, Gentlemen’s Quarterly. Hem İngiliz hem Amerikan edisyonu var. İngiliz edisyonunu daha çok severim ama Amerikan edisyonu da bu sefer şeyi öğrenmeye başlıyorsun. Hani gear denir ya — araba, nasıl giyinilir, centilmenlik nedir, kurallar nedir, nasıl davranılmalı… Hepsinin kültüre dair ipuçlarını alıyorsun.

Üçüncü dergi de çok büyük bir karar mekanizmasıydı. Orada hangi versiyonla gideceğimi… Playboy mu, Penthouse mu? Şimdi o da tabii bir teenager olarak, başka taraflara da faydası var, daha doğrusu işlevi var. Doğal olarak ben orada çok net olarak hatırlıyorum, Playboy yerine Penthouse’u seçtiğimi. Çünkü Penthouse’un o dönemdeki editörü Bob Guccione diye bir fotoğrafçıydı.

Ve Bob Guccione gerçekten dünyada pek çok iyi fotoğrafçı — Mario Testino, David Hamilton gibi fotoğrafçılara — fotoğraflar çektirirdi konuyla ilgili. Ve onların da hepsi gerçekten Playboy’a göre çok daha artful, daha konulu… Oradaki karakterlerle tanışırsınız, okursunuz kim olduklarını falan.

Ve bu üç dergi de beni çok etkiledi ve altyapımı oluşturdu o dönemlerde. New York’a yıllar sonra gittiğimde gerçekten New York’u çok iyi tanıyordum, kültürü çok iyi biliyordum.

Nilay Örnek: Özal televizyonlar geldiğinde sen delirmişsindir. Senin için apayrı olmuştur diye düşünüyorum.

Emrah Yücel: Kanalda klip izlemek falan ne demek ya, böyle ömür şeysi ama yani çok büyük hizmet. Çok hepimiz için ya. Yani olabilecek şeydir. İzzet Öz’ün programları tamam mı?

Nilay Örnek: Ben senden 10 yaş küçüğüm ama o kadar aşinayım ki… Benim annem senin gibi bir insandır. Hâlâ da öyledir.

Emrah Yücel: Bana anne diyebilirsiniz.

Nilay Örnek: Peki anne, şunu hatırlıyorum: “Kes” derdik biz o zaman, kes diyoruz… Bak Converse’ler var ya, annem bana onlardan buluyor, çok havalıydım. Havalı olduğumu anlamıyordum mesela. Annem öyle şeyleri o kadar severdi ki… Hani yurt dışına giden birine onu ısmarlar, bunu ısmarlar, dergilere bakar, onları keser, dekupe sizin…

Kolajlar, dekupeler, defterleri var mesela. Şahane yani, kadın var.

Emrah Yücel: 10 yıl bile olsa sen mesela onun o kadar farkında değilsin. Onun değerinin oradan geldiği için ona çok değer veriyor. Çünkü o eksikliği bilmemesi… Yani o liberal ekonomiye geçişten önceki Türkiye’yi yaşamış olmak bence çok kafayı değiştiren bir şey.

Nilay Örnek: Tabii. Ben tam 80’ler çocuğuyum ama muhtemelen sen de öyle…

Emrah Yücel: Petrocelli’yi hatırlar mısınız?

Nilay Örnek: Tabii ki hatırlıyorum.

Emrah Yücel: Ben hepsini. Adalet kavramı, bilmem ne… Tabii. Bir taraftan mesela Dostoyevski’nin Suç ve Cezasını defalarca okuttum. Bir taraftan da Petrocelli ile mesela Dostoyevski arasındaki bağlantıları kurduğumu hatırlıyorum.

Nilay Örnek: Şunu merak ediyorum: Babanın o belgeselleri duruyor mu?

Emrah Yücel: Duruyor. Film şeritleri olarak duruyorlar. Yani bayağı reel film olarak duruyorlar. Binlerce film slaytı, film reeli… Bunları şimdi yavaş yavaş Los Angeles’ta dijitale çevirip koyuyoruz.

Nilay Örnek: Ah şahane. Nereye koyuyorsunuz, biz de izleyelim.

Emrah Yücel: Vimeo’ya koyuyoruz.

Nilay Örnek: Ben bayılırım mesela o dediğine… İşte kaşıktı, ne bileyim Göçerler, tespih…

Emrah Yücel: Kaşıklar, evet.

Nilay Örnek: Çok izlemek isterim.

Emrah Yücel: Tabii şöyle bir şey de var. Yani baktığın zaman bunlar artistik platformda yapılmış şeyler değil. Tarkovski izler gibi izlemiyorsun. Çoğu siyah beyaz zaten.

Nilay Örnek: Hiç fark etmez.

Emrah Yücel: Ama eğitim araçları oldukları için çok ilginç şeyler var içerisinde.

Nilay Örnek: Sümer Tilmaç’ın mesela belgeselleri var ya, işte Tahta Çıfatma vs. Yani onlar olmasa Türkiye’nin üretim tarihini bugün görmek neredeyse mümkün olmayacak diye iddialı bir şey söyleyeceğim.

Yani Kastamonu’ya gitmiş, ahşap işçiliği yapanları çekmiş, onu çekmiş, bunu çekmiş… Ben bayılıyorum mesela. Onun için meraklı bir belgesel kafasıyla bakmak isterim.

Peki, üniversitede istediğin alanı seçiyorsun, bir şirket kuruyorsun. Aslında ilk önce Ankara’da başlıyorsun.

Emrah Yücel: Şimdi Ankara’da başlıyorum tabii. Çünkü orada yaşıyorum ve bütün anılarımız orada. Zor yıllar için. Benim babam neredeyse bir Alman ekolü gibi büyüttü beni. Yani her harçlığımı hak etmem gerekiyordu.

Hep çalışıyor noktadaydım. Babamın her yaz için bir prensibi vardı. Zor bir karakterdi. O yüzden ben kendimi hep birazcık kavrulmuş hissederim onun yanında. İstediğim bir sürü şeyi yaşayamadım gibi hissederim.

Yani mutlaka her yaz bir ay bir işte çalışmak zorundaydım. Bir ay terzide çalışmak, bir ay marangozda çalışmak, mefruşatçıda çalışmak… İnsanların evine gidip perde taktığımızı biliyorum ben de.

Nilay Örnek: Yeah.

Emrah Yücel: Çok da utanırdım böyle birilerinin personal alanına girmek… Bilmem ne, bir evine gidip perde takıyorsun, dübeller, makaplar, kornişler bilmem ne… Merdiven tutuyorsun. Marangoz, terzilik… Hâlâ mesela terzilikte elimden bayağı gelir; pantolon paçası yapabilirim, overlok bilirim yani o işleri.

Pantolon paçasını teyelleyebilirim, sökebilirim falan filan.

Nilay Örnek: Korniş dedi ya, çıkamıyorum kelimelerden! Zıbın gibi… Çok iyi ettirilmiş kelimelerdir onlar.

Emrah Yücel: Bundan sonra ikinci ayda Kızılay Gençlik Kampı. Çünkü babam onlarla ilgili de bir belgesel hazırlamıştı. Hep ben bir Kızılay Gençlik Kampı, International Camp, Kütahya, Murat Dağı, Çanakkale, bilmem ne falan…

Orada da Anadolu’nun her yerinden başarılı çocuklarla senin zaman geçirmen lazım diye. Ama ben hiçbir şey konuşamıyorum onlarla, böyle apayrı dünyalardayız.

Mısır’dan, İsrail’den bir sürü insan da geliyor. Orada böyle geçirdiğim bir ay var, hiç hoşlanmadığım bir Kızılay Gençlik Kampı dönemi.

Sonra üçüncü ayda da annem, babam, ben hepimiz çadır turizmine giderdik. Babam bayılırdı, o zaman çadırlar gelişmemiş. Alüminyum demirler falan, gerçek demiyor. Bizim bir Anadol’umuz vardı, onun üzerine o yüklenir.

Onlar Abant’a gidilecek, İncek’e gidilecek, Kaş’a gidilecek, Sıcaklı bilmem ne… Nefret ederim. Hiç hoşlanmam. Çadır turizminden mümkün olduğunca kaçmaya çalışırdım.

Nilay Örnek: Oysaki Amerika’da kampçılık efsane bir şey. Çok güzel.

Emrah Yücel: Ich warte, ich warte, ich warte…

Nilay Örnek: Ben çok gezdim Amerika’da kamp yaparak da. Çok çok sevdiğim bir şey. O kadar lüks ki Amerika’da, yani kamp gibi hissetmiyorsun.

Emrah Yücel: Tabii ki. Ama işte ben de o küçükken çok yapmış olmaktan dolayı hiç hoşlanmıyorum ya.

Emrah Yücel: Neyse, ama bunlardan dolayı babamın böyle çok sert bir şeyi vardı, ona geleceğim. Ben 18 yaş günümü çok iyi hatırlıyorum. Babam bana dedi ki, “Tebrikler, 18 yaşındasın, artık you’re an adult, hani evden ayrılabilirsin.” dedi.

Ben dedim ki, “Ne demek istiyorsun, evden ayrılmak?” “Evden ayrılabilirsin.” dedi. “Sen artık kendi evine çıktın, kendi başına yaşa.” dedi.

Ben üniversitedeyim. Annem ne diyor? Annem tabii orada ağlıyor, bilmem ne yapıyor. Annem de çok duygusaldır. Ben ona kendimi daha da mahcup hissettim şimdi. Şimdi ben evden ayrıldım, babaanneme taşındım bir süreliğine. Babaannemle de yaşaman mümkün değil, çok iyi anlıyorum.

Sonra iki arkadaş, belki bilirsin Vahap Avşar, şu anda New York’ta, o da sanatçıdır. Vahap’la birlikte biz Ankara’da Ayrancı’da bir ev tuttuk. Ben tek yaşamaya başladım.

Bir reklam ajansında da geceleri çalışıyorum. Yani bütün günüm üniversitede, Hacettepe Üniversitesi Grafik Tasarım Bölümü’nde geçiyor. Akşam atölye dersleri bitiyor. 4’te 5’te ODTÜ’nün ve Bilkent’in o inanılmaz kötü şartlarıyla otobüslere binip bir reklam ajansına gidiyordum. Ve orada karanlık oda işleri yapıyordum.

Bizim zamanımızda pikaj yapılırdı, dekupaj yapılırdı. Ondan sonra bunlar Bristol kartonlara, Teyp tabelleriyle, cımbızlarla ve uhularla yapıştırılırdı. Ondan sonra bu tasarım oydu, tipografi, layout şubu falan, letrasetler, gazetelerden kesilmiş harflerin oraya yapıştırılmış olması…

Karanlık odada bir agrandizörün üzerine takılan filmde pozlandırılırdı. O filmi ışıklı masanın üzerinde, “aptek” dediğimiz bir şeyle aralarındaki o kesme izleri boyanırdı. Sonra o film tepeye konurdu, o beyaz karta basılırdı. Müthiş ya!

Nereden nereye… Yani bunu yapma işi, tasarım üzerinden hiç hoşuma gitmemişti. Çünkü sen orada kimyasallarını, ilaçlarını, bunların banyolarını hazırlıyorsun. Bütün bunların hepsini, bütün tasarımcılar işi bitirdikten sonra ben akşam 5’te 6’da ajansa girerdim. Gece 1’e kadar, kaçta bitecekse artık, onun ucu açık. Oradaki bütün herkesin yaptığı tasarımların bu işlemlerini yapardım ve bunun karşılığında da paramı kazanırdım.

Şimdi zaman içerisinde ajansın içerisinde böyle bir adam olmaya başlayınca, bir süre sonra bir bakıyorum mesela, annem de edebiyatçı ya, Hakan abi diyorum, telefonu arıyorum mesela evinden, “Ya burada böyle yazmışsın, bilmem kim ama burada cümle hatası var. Gramer hatası ayrı, harf yanlış.” “Hay Allah ya, ne yapacağız şimdi?” “Sen düzeltemez misin?” “Düzeltirim tabii.”

Şimdi oturup bir sefer onu yapmaya başladım. Sonra “Peki senin bir alternatifin var mı?”ya dönüştü iş. Bu sefer yavaş yavaş, ben işin içerisine… Bir süre sonra oradaki tasarımcılardan bir tanesiyle, biz ayrılıp kendi ajansımızı kuralım dedik. Hâlâ çok sevdiğim, görüştüğüm, saygı duyduğum bir arkadaşımdır Murat Kaya. Biz Ankara’da Solaris diye bir reklam ajansı kurduk. O zaman bir kentte master’a geçmiştim. Ve Solaris’te biz Ankara’da çok güzel işler yapmaya başladık. Bunların çoğu ki, mesela Siyah Beyaz’ın da en güzel yılları.

Emrah Yücel: Önümüzdeki günlerde 40. yılını kutlayacak Siyah Beyaz, çok sevdiğimiz insanlarla orada tanıştık.

O Ankara’lı grubu da oralardan hep başlamıştır, hep bildik insanlar. Sonra Murat’la beraber işte Solaris’i kurduk ve güzel gitti işlerimiz. Gerçekten kalbimizi koyarak yaptığımız işler yapmaya başladıkça…

Nilay Örnek: İşvereniniz çok mu ilerideydi? Çünkü o kültür de sonradan tam oturdu ya.

Emrah Yücel: Kesinlikle. Yani çok güzel bir soru bu. Mesela Matematik Olimpiyatları’nı yapmıştık, Tepe Mobilya vardı, çok iyi hatırlıyorum. En önemlilerinden bir tanesi SunArt diye bir organizasyon vardı. Bugün İstanbul’daki pek çok sanat yapılanmasının başında olan insanların da oluşturduğu böyle bir sanat kurulu vardı ve yurt dışından inanılmaz güzel sergiler getirip yayınlar yapılıyordu. Biz onların reklam ajansıydık ve nefis işler yapıyorduk o dönemlerde.

Yani özellikle sergiler için Endüstriyel Tasarımcılar Meslek Kuruluşu daha yeni kurulmuştu. Onların kataloglarını, posterlerini şunları bunları yapıyorduk. Ve biz o yaptığımız işlerle İstanbul’daki Grafik Tasarımcılar Meslek Kuruluşu sergilerine iş gönderirdik ve çok beğenilirdi. Hatta Uğurcan’la geçen onu konuştuk, Uğurcan Ataoğlu’yla.

Uğurcan dedi ki, “Yani sizin oradan gönderdiğiniz işlere biz gıcık kapardık,” dedi. “Heriflere bak ya, nasıl yapıyorlar bunları falan,” diye.

Yani güzel yıllardı; bir şey yapmak, bunun basılması, arkasında bir konseptin olması, gururla ve yaptığın işi severek sergilemek…

Tabii İstanbul’da da bir Bülent Erkmen efsanesi var.

Nilay Örnek: Bitmeyen efsane, hâlâ öyle.

Emrah Yücel: Kardeşim, neler çekti herkes. Yani bir ara yarışmalardan kendisini ayırdı. “Ben yarışmalara girmeyeceğim,” falan dedi.

Ki ne demek ya? Yarışmaya girmek… Hepimiz eşit platformda yarışmamız lazım. Hani nasıl kendini sen yarışma dışı tutabilirsin falan… Neyse, böyle çok ilginç dönemlerdi bunlar ve bizim çok beslendiğimiz, öğrendiğimiz; iş ahlakı, nasıl iş yapılması gerektiği konusunda altyapının oluştuğu yıllardı.

Nilay Örnek: 2 sene çok başarılı bir şirket hayatı yaşıyorsun ve çoğu insan İstanbul’a gelir ya hani…

Emrah Yücel: Aynen öyle.

Nilay Örnek: Ama sen diyorsun ki “Boğulacaksam büyük denizde boğulayım.” New York’a gitme kararı alıyorsun İstanbul’dan önce. Bu enteresan.

Emrah Yücel: Orada beni en çok üzen şeylerden bir tanesi, bir kere Murat’ı bırakmak oldu. Murat benim çok sevdiğim bir abimdir. ODTÜ makine terk olmasına rağmen siyasi de bir karakterdir. Çok sofistike bir adamdır.

Bir kere o bırakma meselesinin hemen peşinden ben nereye gideyim? Yani bir trene bineceğim, madem bir yer değiştirilecek… Çünkü biliyorum, bana yetmiyor Ankara’da olma meselesi. Ticari olarak değil. Ankara’nın en yüksek cirolu reklam ajansı olmuşum hemen. Ve bunu bırakıp İstanbul’dan iş geliyor, sürekli İstanbul’a gidip geliyoruz falan.

Nilay Örnek: Bu arada sen bir dönem akademisyenlik de yapıyorsun.

Emrah Yücel: Ben hiçbir zaman aslında akademisyen olmak istemedim ama askere de gitmek istemediğim için… Hacettepe’yi bitirdikten sonra, bir de babamın da bir geliri olmadığı için… Emin olmak için şeyle… Ben Hacettepe’yi İstanbul Amacı Üstün Başarı Ödülü alarak bitirmiştim.

O da Bilkent’te burs imkanı veriyordu. Bilkent’in Güzel Sanatlar Fakültesi de o zaman yeni açıldığı için kimse yoktu. Ve rahmetli Bülent Özgüç de dekan. Orada bir hata yapmışlar. Grafik Sanatlar ve Grafik Tasarım birbirinden iki ayrı şeydir.

Sanatlarda siz serigrafi, gravür yaparsınız ve sanatın grafik üzerinden üretimidir. Grafik tasarım ise benim yaptığım işte o dönemlerde; tipografi, reklam, advertising, branding, bilmem ne… Bunların altyapılarını oluşturma meselesidir.

Onlar grafik sanatçısı siparişi vermişler yurt dışından. Bir sürü Polonyalı, Amerikalı adam geldi ama hepsi sanatçı, tasarımcı değil. Ben de o dönemki Grafik Tasarımcılar Meslek Kuruluşu sergilerinde ödülleri olan ve Türkiye’yi temsil eden bir grafik tasarımcısıydım.

Ve doğal olarak da dersler benim üzerimden geçmeye başladı. O dönemde hocalık yaptım, ister istemez. Peşinden ODTÜ’de de hocalık yaptım, Endüstri Ürünleri Bölümü’nde.

Nilay Örnek: Çalıştın mı aynı dönemde?

Emrah Yücel: Aynı dönemde. İkisi hep beraber oldu. Şimdi devam ederken de doğal olarak parçalanıyorsun, bölünüyorsun, başka bir sürü şeyi yapamıyorsun. Sonra ben tezimi verdim, sonra doktoraya başladım. Bütün doktora derslerimi de verdim.

Ama en sonunda artık tam bu New York’a gitmeden önce dedim ki, “Ya ben bir kere bu eğitim meselesine zaten çok inanmıyorum. İnsanın kendini eğitmesi meselesi benim için çok daha önemli.”

Tabii ki çok değerli hocalarım oldu. Özellikle Mehmet Güler Yüze mesela çok severek hatırlarım. Ondan çok iyi öğrendiğim şeyler oldu. Ama giderken dedim ki, “Ya ben niye doktora teziyle uğraşayım ki?” Doktora tezimi vermeden doktoramı bıraktım. Akademisyenliğim de orada bitmiş oldu.

Eğer bir akademisyen olsaydım, oradan devam ederdim. Ama bunun beni kesmeyeceğini biliyordum zaten. New York’a gitme kararı aldım.

New York benim o yıllarda çok daha önceden sürekli gittiğim ve çok sevdiğim bir kültürdü. Çünkü Amerikan kültürüne çok hayran değilim. Hâlâ Amerikalı olma meselesi… Ama New York’lu olma meselesinde çok özel bir yeri var bende. New York apayrı bir kafa yapısıdır.

New York’a gittiğim zaman kendimi tek hissetmeyeceğimi, yalnız hissetmeyeceğimi hep biliyordum. New York’a gitme kararı aldım İstanbul ya da Londra yerine. Çünkü unutmuyorum, 6 Mart günü New York’a indim.

Nilay Örnek: Yıl kaç, kaç yaşındasın?

Emrah Yücel: Ya keşke hatırlayabilsem.

Nilay Örnek: Mart’ı hatırlayalım.

Emrah Yücel: 6 Mart’ı hatırlıyorum çünkü “Ben bunu hep kutlamam lazım” diye iz bıraktım da… Yani ben o zaman erken 20’li yaşlarımdaydım. 92, 93 falan olabilir mi? O dönemlerdeydi. New York… Kimseyi tanımıyorum, kimseyi bilmiyorum.

Yani tabii ki bildiğim insanlar var da bana yardımcı olabilecek şeyler değil. Ama bir şekilde orada bir stüdyo tuttum, kısıtlı paramla bilgisayar sistemini falan kurdum. Bir yıllık kirayı da erken önden ödedim ki bir sıkıntı olmasın diye. Yani olur ya…

Ve gerçekten geride de hiçbir şey bırakmadım. Yani gemileri yakarak gittim. Çünkü bir şey olsaydı dönerdim de, onu biliyorum. Bir şey olmadığı için dönemedim ve yapmak zorunda bıraktım kendimi gibi bir iz oldu.

Hemen bir web sitesiyle başladım. O zamanlar web siteleri çok fazla yok. Yani yeni yeni çıkacak bir şey, bu bir web sitesinin olması…

Yani şu anda AI için ne hissediyorsak, o zaman internet için öyle hissediliyordu. Ve ben oturduğumda bir sayfa kapattığımın farkındayım. Elimde de çok fazla iş yok. Geriye dönüp yaptığım işleri bir toparlayayım istedim.

Bu arada Ankara’dan New York’a geçerken de işlerimden güzel bir kitap bastırmıştım. Bu da çok büyük bir fark yarattı. Çünkü Amerika’da bir kitapla gidip “Bu benim portfolyom” diye bir basılı offset kitap verdiğiniz zaman farklı bir yere oturuyorsunuz.

Gerçekten de headhunter’lara gittiğim zaman, kafa avcılarına yani size iş bulan insanlara, çok büyük bir fark yarattı. Ve o kitabı masaya koyduğunuz zaman siz farklı bir yere oturuyorsunuz.

Ve ben gerçekten belirli bir kriter tanımladım ve o kriter içerisinde iş aramaya başladım.

Nilay Örnek: O zamanlar bu headhunter’lara başvurmak popüler bir şey miydi? Yine de böyle ayrık kalan bir şey miydi? O iş bulan insanlara hani kafa avcısı diye çevirince garip oluyor ama hakikaten çevirisi de o yani.

Emrah Yücel: Popüler değildi ama her zaman olan bir sistemdi. Ben orada Rita Sue Siegel diye bir kadınla çalıştım. Hâlâ sektörünün en iyisidir Rita Sue. Hâlâ çalışıyor.

Hâlâ. Tabii, yani çok düzgün bir kadın ve benim için önemli bir karakter. Rita Sue’ya gittim. Ama mesela orada şöyle şeyler de var. Atıyorum, mesela size bir iş veriyorlar. O zamanlar QuarkXPress diye bir program vardı. Bir saatte bunun ne kadarını yapabiliyorsun, ölçüyorlar falan mesela. Ben öyle şeylerin hiçbir zaman içine girmedim.

Çünkü zaten kalibren belliydi. Rita Sue baktı işlerime. “Gerçekten sanatçısın” dedi. Çok güzel bir işte. Ki ben sanatçı olduğumu düşünmüyorum ama. Yani onun içerisinde mesela yaptığım 24 tane Uğur Mumcu kitap kapağı var.

Nilay Örnek: Zaten işleri o getirmiş değil mi? Çok enteresan bir şey.

Emrah Yücel: Yani, çok ilginçtir, gene Bülent Hoca bana o işi gönderdi. “Emrah” dedi, “Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı bütün kitapların kapaklarını tekrar yapmak istiyor. Ben de seni önerdim” dedi. Ben de “Hocam, neden siz yapmıyorsunuz?” dedim.

Yani “Korkabileceğimi düşünmüyor musun?” dedi. Ben de neden korkulacağını hiç sormadım ama hâlâ kafamda vardır bu soru. Yani Uğur Mumcu’nun sakıncalı bir yazısının üzerine yeni bir kapak nasıl yapılabilirden mi korkuluyor? Yoksa siyasi olarak pozisyon almak mı istemiyor? Bilemedim. Belki o soruyu sormam lazım ona geri de.

Nilay Örnek: Ama ben sorayım, görüyorum ara sıra, yemeklerde çok da severim yani.

Emrah Yücel: Severim Bülent Hoca’yı, yani bize grafik tasarıma pozisyonlanma getirdi. Nereye koymamız gerektiğini tanımladı hepimize. Beni çok sevmez, biraz kızar bana ama çok önemli bir pozisyonu vardır.

Neyse, geri dönüyorum. Bir web sitesi yaptım ve bunu o zamanlar araştırma motoru olan AltaVista’ya koydum. Google falan daha açılmamış.

Nilay Örnek: Ya bunu bugün anlatmak o kadar zor ki.

Emrah Yücel: Bir de şöyle bir tarafı var. Mesela AltaVista’ya kaydettirdim ben kendimi araştırma motoruna. Bir de onunla da uğraşıyorum gerçekten. Tamam, grafik tasarım, freelance designer, New York gibi anahtar kelimelerle araştırma yapılıyor. Ben çıkıyorum.

Ama benimle birlikte dört kişiyiz biz. Çok acayip, çok güzel. Ama bu ne demek? O bir avantaj tabii ki.

Nilay Örnek: Tabii.

Emrah Yücel: Ama bir taraftan da dezavantaj, çünkü arayan yok.

Nilay Örnek: Evet.

Emrah Yücel: Yani arayan olmayınca senin orada olman da bir kıymet ifade etmiyor. Ama bir şekilde zamanımız vardı. Buluştuk.

Dedi ki bana, “Çok güzel işlerin var. İngilizcen var ama Amerikan kültürünü konuşmuyorsun” dedi. Kültür konuşmak kavramı o zaman benim kafamda bir anda netleşti. Şu anda da ben bunun mesela eksikliğini yeni jenerasyonda da çok hissederim.

Nilay Örnek: Öyle mi ya? Çünkü artık böyle bütün dünya içinde yaşıyor gibiyiz ya.

Emrah Yücel: Evet, doğru, ona da katılıyorum. Ama hâlâ Amerikan kültürünün içerisinde o kadar ilginç detaylar var ki… O kültürü konuşmadığın zaman da dil konuşmakla kültür konuşmak arasında bir fark var. Bunu en iyi Japonya’ya gittiğinde de anlayabilirsin. Yani o kültürün kendi içerisinde bir takım şeyleri var. Ben de özellikle bunu mesela şu anda çocuklarım Amerika’da doğdu ve büyüdüler. Onların o kültürün içerisinde büyümüş olmalarını çok önemli buluyorum.

Onlar da Türkiye kültürünü konuşmuyorlar mesela. Sadece yazdan yaza Bodrum’a gelip gittiler. Neyse o ayrı, ama geri dönüyorum. Rita Sue, “Sen biraz vakit geçir Amerika’da, bir iki yıl sonra gel bana” dedi. Wow dedim, iki yıl. Ok.

Bu arada ben başladım New York hikayeme. Yani New York’ta birbirinden farklı şirketlere, yavaş yavaş rap gruplarına, kitap kapaklarına gibi böyle küçük küçük işler yapmaya başlarken bir Japon şirketi geldi.

Dediler ki “Biz New Yorklu bir tasarımcıyla çalışmak istiyoruz ve kurumsal kimliğimizi yenilemek istiyoruz. Bir de broşüre ihtiyacımız var çünkü orada bir şube açıyoruz. Broşürün de oraya teslim edilmesi lazım.”

Dedim ki “Hoş geldiniz New York’a.” Sen de “Ben daha yeniyim ama…” Bir anda oralı hissediyorsun zaten kendini. İlk işimi orada deliver ettim bir Japon şirketine New York’tan.

Ve böyle yavaş yavaş hikaye başladı. İki yılın sonunda Rita Sue Siegel’e tekrar gittim. O zaman da gene aynı şekilde bir Amerika portfolyomu offset kitap olarak bastırmıştım. Onu verdim. Gerçekten de iki yıl sonrasına rendezvous almıştım. Rita Sue baktı, dedi ki “Tamam.” “Time,” dedi yani.

Ve bana bir teklifle geldi hemen, bir hafta sonraydı. Dedi ki “Atlanta’da bir şirket packaging için tasarımcı arıyor.” Dedim ki “Ben Atlanta’ya falan gidemem. Ben Amerikan kültürünü… Yani o kadar şey… Ben Atlanta’da yaşayamam.”

“Orada olmaz. Ben New York’tan yapamaz mıyım?” “Olmaz.” “İyi, o zaman reddediyoruz.” Dedim ki “Evet, reddediyorum yani, Atlanta’da ne işim var?”

Bu arada o da belki şu andaki tasarımcılara böyle bir fikir verebilir. Çok önemli bir detay var orada. Ben Rita Sue’ya demiştim ki “Ben iyi poster yaparım. Bir sürü bienalde posterim sergilendi. Editorial design yaparım, yani magazin yapabilirim. Corporate identity, kurumsal kimlik konusunda iyiyimdir. Kitap yapabilirim. Müzik bilirim. İllüstrasyonum da iyidir” falan filan.

Ama dedi ki “Wow wow wow,” dedi, “Dur bir,” dedi. “Yani bunların hepsini yaparım dersen, biz sana hiç iş bulamayız. Bir tek bir şey seçeceksin ve seni o anlamda konumlandıracağız.”

“Peki, ne olmalı bu?” dedim. “Bence” dedi, “senin için iki tane alan var. Birincisi,” dedi, “senin hızlı üretmen gereken ve hızlı cash’e dönüştürmen gereken bir şey. Ağırlıklı olarak,” dedi, “sinema dünyası senin için iyi olabilir.” dedi. Çünkü orada altı aylık ürünler olur, altı ay sonra kimse o filmi hatırlamaz. Hatırlasa bile memory olarak hatırlar. Ama orada hızlı üretim söz konusu ve sen de görsel editing konusunda iyisin. Bu iyi olabilir,” dedi.

“İkincisi de kurumsal kimlik olabilir,” dedi. “Ama kurumsal kimlikte şirketleşmen, bilmem ne, zaman alabilir ama öyle bir şirketin içinde büyüyebilirsin,” dedi. Çok doğru gözlemler bunlar. Ne tarafa doğru gidiyor…

Nilay Örnek: Türkler ne kadar çok multi-tasking falan diyoruz ya, yani çok yönlü düşünmeye, çok iş birden yapmaya, çok işten birden bazen az az anlamaya ama bazen çoğunu birden yapabilmeye biz o kadar alışık oluyoruz ki Türkiye’de. Hele de o dönemlerde, senin o işleri yaptığın dönemlerde…

Ben Amerika’ya bir burs için gittiğimde gazetecilikle ilgili, sen gazetede neler yapıyorsun? Bazen işte kendi günün oluyor, orada Türkiye’deki hayatımı anlatıyorum ben de, onlar da kendi hayatlarını anlatıyorlar, hepimizin bir günü vardı. Ben bir gazetede yaptıklarımı anlatınca; editörlük yapıyorum, yazı da yazıyorum, konsere gidiyorum, konser yazıları yazıyorum, onları bunları falan… Hepsini anlattığımda biri gelip şey demişti: “Nilay, yani çok para kazanmak için mi yapıyorsun? Çok mu hırslısın? Yani neden o kadar çok iş birden yaptığını anlamadım.” “Yok,” dedim, “ekstra bir ücreti yok ki bunun.” Onu hiç anlayamadılar.

Yani niye bu kadar çok yönlüyüz? Çok iş birden yapıyoruz ve bunlarda da iyiyiz aslında. Amerikalılar daha bir alan seçip gitme durumundalar mı? Söylerken onu düşündüm.

Emrah Yücel: Bunu ben aslında çok düşündüm biliyor musun? Bak, çok ilginç bir şekilde bunu ben aslında başka ülkelerde de görüyorum birazcık bizim gibi olan. Mesela Arjantinliler de böyleler, Meksikalılar da böyleler. Her işin içerisinde bence böyle bir gizem saklı. Biz aslında o gizemi bulma derdindeyiz. Yani bir işin içerisine farklı farklı yollardan da ulaşabiliyorsun ya o gizeme. O, aslında işini sevmekle çok alakalı.

Yani o seveceğin işin her tarafıyla onun iyi olması için elinden geleni yapmaya çalışıyorsun. Burada metin de yazıyorsun, editörlük yapıyorsun. “O fotoğraf olmasın bu yazının altında” diyorsun, onu dert ediyorsun. Onu dert ettiğin zaman da işte kalbinden gelen bir iş yapmaya başlıyorsun ve bu çok değerli. O zaman işte o gizemi keşfetmeye başlamış oluyorsun.

Bence bu gerçekten öyle ilerliyor. Yani Rita Sue’dan da hemen peşinden bir telefon geldi. Bir saat sonra, Four Seasons Oteli var, Madison Avenue’nün üzerinde 57 57. Yani 57 numara bina, 57. sokakta. Restoranın ismi de 57 57 otelin içerisinde. Gelebilir misin bir saat içinde? Dedim, gelirim. Ama ne olacağını hiç bilmiyorum.

Gittim. Lobi’de oturuyor Rita Sue. Yanında da bir beyefendi var. Tony Seiniger diye bir adam, Lacoste giymiş, yakaları kalkmış, siyah. Bej pantolon, ayağında da çorapsız loafer’lar. Tam anladın değil mi? Çok oturdu gönlümde. Rhode Island falan, böyle bir yatını park etmiş de oradan marina’ya yürüyen birisi gibi, ama kaliteli bir tip.

Nilay Örnek: Bunlar da daha da hoş.

Emrah Yücel: Ondan sonra tanıştık. Dedi ki, “Tony Seiniger Hollywood’daki en büyük sinema reklamcılığı şirketlerinden birisinin sahibi,” dedi. “Seiniger Advertising. O, şirketine bir senior art director arıyor. Senin Uğur Mumcu için yaptığın kapakları çok beğendi,” dedi.

İki sene haberimiz yok, komşusun bir ara. Kıvranmışız adam Uğur Mumcu be, yani buyur buradan yak. Şimdi tabii oradaki editing’i beğeniyor aslında. Hem devamlılık hem de farklı farklı bir sürü imajlarla bir araştırma. Bir sürü güzel filmler yapmıştım gitmeden önce ama ilk Hollywood filmi olarak bana verilen film oydu.

Senaryosunu verdi, dedi ki: “Bir hafta sonra ben bir fotoşuta geleceğim buraya tekrar, bana skeçler yap kurşun kalemle.” Okey dedim. Ben de aldım senaryoyu, gittim. O zaman Google falan gene yok. Yani fotoğrafı bulabileceğin bir yer yok. Şimdi ben dedim ki, bir skeç yapacağım ama beni skeç kesmez. Çok iyi biliyorum.

Zaten iki saatte hemen okudum bütün senaryoyu. Kafamda meseleye açtım. Yani tam bir aksiyon filmi. Kovalamaca sahneleri, şunlar bunlar… İki tane de aktör var. Elimde kafamda hemen bir şeyler oluştu. Ama bunu ben biliyorum, kurşun kalemle skeç yapmakla olmaz o iş. Yani ben kendimi ifade edemem. Ciddiye aldım işi.

Ertesi sabah Barnes & Noble’a gittim. Amerika’daki o kitapçılar çok meşhurdur. Oradan bu ikisinin fotoğraflarının olduğu on, yirmi tane kitabı satın aldım. Eve geldim, hepsini scan ettim, sonra geri götürdüm, hepsini geri iade ettim. Amerika’da bir de öyle güzellik var. Yani alıyorsun, sonra iade edebiliyorsun.

Ben bu fotoğraflarla beş tane çok güzel poster hazırladım Photoshop’ta. Title treatment’lar, altında künyeler, sloganlar… Gerçekten kafa yordum. Aşağıda bir aksiyon sahnesi, chemical bir takım motifler var içerisinde, formüller, şunlar bunlar… İki tane kafa falan. Bunları ben 70’e 100 büyük board’lara bastırdım. Arkasında foam board’lar üzerine. Ayda geller falan pırıl pırıl.

Yani bizim Türkiye’deki iş yapış şeklimiz gibi kaliteli. Hakikaten o zamanlar dijital bir sürüm yapmak değil, hep böyle basılı olurdu. Özendim. Bir hafta sonra 57 57’ye gittim. Orada ikna sonradayım ya, böyle böyle bir durum var. Ben onları duvara dizdim. “Bize köşe masayı verin.”

Rita Sue’yla Tony geldiler, asansörle indiler aşağıya. Beni gördüler köşede. Merhaba, merhaba. Ben zaten hepsini açtım oraya, posterlerin. Tony gözlüğünü kafasına taktı, bunlara baktı uzun uzun, detaylarını inceledi. Sonra bir Amerikalı’dan hiç beklenmeyecek bir tepkiyle geldi, alnımı öptü adam. Gerçekten hiç Amerikalı tavrı değil yani. Çok acayip bir hareket, çünkü fiziksel temas var.

Fiziksel temas, yani bir kere çok gay bir hareket, olacak iş değil. Yani sen nasıl öpersin birisini orada, olacak iş değil. Ondan sonra Rita Sue’ya baktı, o bana baktı falan.

Nilay Örnek: “Gelecek ay gelsin başlasın.”

Emrah Yücel: Aynen. Ama nerede?

Nilay Örnek: Los Angeles.

Emrah Yücel: Ben dedim ki, “Ben Los Angeles’ı bilmiyorum. Hiç gitmedim. Los Angeles’a gitmek istemiyorum.” “New York’tan çalışamaz mıyım sizinle?” dedim. O zaman ilk defa bana söyledi. “Kid,” dedi. “Ne dediğimi anlamadın,” dedi. Bana hep kid derdi o. Hani oğlum, evlat falan gibi. Rita Sue’yla konuş, sen,” dedi. Okey dedim. Rita Sue böyle hani beni susturuyor falan.

Ondan sonra ben hayal bile edemeyeceğim güzel bir rakamla… O zaman Amerika’da maaşlar yıllık konuşulur. İnanılmaz güzel bir rakamla. Yani bizim bütün o New York’taki çektiğimiz eziyeti falan böyle silip süpürecek bir rakam.

Los Angeles’a gittim. Önce hemen gidip kendime orada bir yer ayarladım. Bir penthouse tuttum. Ondan sonra gittim, arabamı aldım. Bir köşe ofis. 60 kişilik bir şirketin senior art director’larından birisiyim.

Ve biz o kadar güzel çalışmaya başladık ki… Yani gerçekten çiçek gibi açtığımı hissediyorum böyle. Parladım. Random Hearts, Shaft, Mission to Mars, 28 Days, Vertical Limit, Big Daddy… O kadar çok büyük projeyi o dönemde deliver ettik ki. Ve bunların hepsi Paramount, Columbia falan gibi en top stüdyolara yapıyoruz bunları.

Ve o dönemde gerçekten hâlâ bilgisayar da olmadığı için içinde boyamalar da var. Guaj şeyler de var. Ve bütün o posterlerin hepsine üç alternatif sunuyorsun. Ve o zamanın rakamlarıyla mesela prezentasyon başına 50-60 bin dolar para alınıyor falan.

Nilay Örnek: Ha! Sadece sunum için o kadar?

Emrah Yücel: Tabii. Ve sen bir kere o projenin içindeysen, mesela zaten devam ediyor. O dönemlerde de mesela stüdyodan yöneticiler gelip seninle oturuyorlar da mesela soruyorlar. Ben James Cameron’ın karısıyla o dönemlerde tanıştım mesela. Bayağı yan yana oturduk, poster yaptık yani.

O projelerin tümü de çok güzel paralar kazandı Tony. Ben de çok iyi çalıştım. Hem gencim hem yeni bir şeye girmişim. Tanıdığım kimse yok Los Angeles’ta. O yüzden de yapacak başka bir şey de yok. Ve çok güzel böyle bir çalışma ortamının içerisindeydim.

İki yıl boyunca çok güzel çalıştık. Ve birazcık böyle, hani “sürmenaj” diye bir laf vardır ya, böyle bir tuhaf oldum ben. Çok çalışmaktan. Çünkü ofiste yatıp kalkıyorsun neredeyse.

Ve Tony de eski bir otomobil yarışçısı. Carmel, Monterey diye San Francisco yolunda çok güzel iki kasaba var. Hatta Monterey’in belediye başkanı Clint Eastwood’dur. Nefis bir kasabadır burası. Burası Amerika’daki en büyük otomobil koleksiyoncularının arabalarını gösterdikleri Concours d’Elegance deniyor. Bir show aslında, oluyor her sene Ağustos’ta. Bir de orada böyle küçük yarışlar düzenleniyor. Fiat, Ferrari, Lotus bilmem ne… Tony’nin de iki tane Lotus’u var.

Dedi ki bana, “Sen çok yoruldun. Hafta sonu gel benimle, eşim de olacak. Sen orada biraz dinlenirsin, sana da bir otel ayarlayalım.” Tamam dedim ben de. Ben de severim o tip böyle kimlikli şeyleri.

Gittik. Sonra kavga etti Tony karısıyla. Bastı gitti Tony, ben de hiç aslında gitmemem gereken bir event’e gittim. Büyük beyaz çadırlar var. Beach’de kurulmuş. Ve içerisinde çok önemli şefler, oradaki insanlara yemek hazırlıyorlar. Ve bunun içerisinde gerçekten Ralph Lauren’in kendisi de orada, atıyorum bütün oradaki CEO’lar, zenginler, şunlar bunlar…

Önemli bir takım insanların olduğu büyük bir masa. Biz de bir masaya oturduk. Tony orada insanlara anlatıyor işte “Ben Emrah’la şurada tanıştım. Emrah’ın ülkesinde deprem oldu, bilmem ne…” falan anlatıyor böyle. Daha o dönemleri… “Ben onun web sitesinden buldum,” diye anlatıyor.

Yanımdaki oturan beyefendi dedi ki, “Senin web siten mi var?” “Evet,” dedim ben de. “Interesting,” dedi. “Biz,” dedi, “web site işiyle uğraşıyoruz.” O dönemde mesela gerçekten hatırlar mısın, web sitelerine ne kadar çok tıklama olursa o kadar değerleniyordu. Ve onlar halka açılıyordu falan filan.

Bunların böyle bir projesi var. Bana kartını verdi, dedi ki, “Tom Hanks’in web sitesini yapmakla ilgilenir misin?” Dedim ki, “Yani Tom Cruise deseniz bu kadar değil ama Tom Hanks benim en sevdiğim oyunculardan bir tanesidir. Tabii ki çok heyecanlanırım,” dedim.

Adam kartını verdi. Döndüm Los Angeles’a, agentları Tom Hanks’in bana böyle CD’lerde bitmiş şekilde bütün datayı gönderdiler. Yazılmış metinleri, HTML olarak doğru, doğru text edit programında. Bir şeyler gelecekse hepsinin vektörel logoları var. CMYK, fotoğrafların hepsi tertemiz, yüksek rezolüsyon.

Bir tasarımcının en zor işi bütün bunları kollekt etmek işidir. Onları toplamak lazım. Onları toplama işidir. Yapmak zor değildir. Yani ne yapacağını biliyorsan. Onları almak meselesi… Tabağın üzerinden amblem scan ettiğimizi bilirim ben. Olacak işler.

Neyse, ben bu web sitesini yaptım. Sonradan fark ettim ki adamın kartında CAA yazıyor.

Creative Artists Agency. Ne? CEO’suyla konuşuyormuşum ben. Creative Artists Agency, yani beş tane büyük agency vardır Amerika’da. Bunlar her talent’ı — yönetmeninden cast agent’ına, atıyorum oyuncusundan edebiyatçısına, mesela J.K. Rowling’in bağlı olduğu talent agency gibi…

Bütün bunların hepsi talent agency’ler tarafından manage edilir. Adam da bunların başındaki adam. Sporcular da var, yönetmenler de var, görüntü yönetmenleri de var. Zaten sen önce bir projen varsa ona gidiyorsun. Türkiye’de bu yok şu anda.

Nilay Örnek: Hâlâ mı yok?

Emrah Yücel: Kesinlikle yok. Oyuncular var sadece. Oyuncular da individual’larla. Türkiye’de manager olmakla agent olmak arasındaki kavram birbirine blend etmiş durumda. Tam bir karışıklık var Türkiye’de.

Orada bunlar çok net. Az önce konuştuğumuz mesele gibi. Menajerlik ile agent. Agent olmak çok ayrı şeyler. Agent senin randevunla, röportajınla ilgilenmez. O seni satar. Menajerin senin schedule’ınla ilgilenir.

Ben Tom Hanks’in sitesini yaptım, boardlarda sundum gene. Dediler ki hemen bunu yapalım. Yani çok da dertleri değil aslında. Bir tanesi ilerleyelim. “Ne kadar sürede programlarsınız?” Dedim ki yani Oğuz, Suriye’de flash program yapan iki arkadaşım var. Onlara dedim hemen gönderirim. Yaptırırım, bilmem ne falan.

Bir haftada, gerçekten de dört gün sonra, geçici bir linkte live bir şey vardı. O zaman flash diye bir program vardı, onda yapılırdı her şey. Bir anda mesela Tom Hanks’in çalışan bir web sitesini onlara gönderdim, sundum. Dediler ki harika. “Ne zaman domain’i alabiliriz?” Hemen oldu bu iş. Tom Hanks’in ilk official web sitesini ben yaptım.

Dediler ki on tane daha var: Brad Pitt, Angelina Jolie, Elizabeth Shue, Anjelica Huston, Kirk Douglas, Rob Lowe… Hepsi dönemin çok iyi isimleri. “Bunların web sitesini de, on tane daha yapabilir misin?”

Yaparım ama bu başka bir şey artık. Bir tane yapmak ayrı. Bu arada para falan da konuşulmuyor. Yani bu kadar tatlı bir durum olamaz.

Ben Tony’ye gittim. Dedim ki “Tony, Carmel’deki yemekte yanımda oturan beyefendi var ya, senin arkadaşın… Böyle böyle bir durum oldu.”

Dedi ki “O benim arkadaşım değil,” dedi. “Ben de o gün onunla tanıştım.” Ben diyordum “O arkadaşın senin.” “Ne oldu?” dedi. “İşte böyle böyle, web sitesi falan… On tane daha.”

“Harika,” dedi. “Hemen iş. Hemen böyle bir division açalım. Sen şirkete ortak ol,” dedi. “Zaten senin maaşın çok yükseldi. Böylece sen de bütünün parçası ol, kazançtan pay al.”

Yani bu zaten Amerika’daki sistemlerden birisidir. Özellikle avukatlık ve doktorlukta on tane soyisimden oluşan şirket vardır, hep onları eklerler ve o büyür.

Ben dedim ki “Harika.” Zaten iki yıl olmuş ve belli bir yere de geldi, bütün istediğimiz işler. Kendi division’ımı da kurabilirim ben. Dijital bölümünü kuracağım.

Bir bölüm kuruyorsun. Ve orada hemen işte bu Avusturya’daki arkadaşlarımı buraya transfer ettik, Los Angeles’a. Onlar da şu anda Los Angeles’ta iyi bir coding firması oldular.

Ondan sonra işte metin yazarları, grafikçiler, şunlar bunlar… Böyle küçük bir 5-6 kişilik bir grup oluşturdum. Ve biz o on taneyi yaptık. Peşinden bir on tane daha yaptık. Tony dedi ki “Yani partner olursun, ortak olursun ve iki ay içerisinde hallederiz bunları.”

İki ay geçti. Biz, bu faturalar gidiyor, ödeniyor bilmem ne. Gayet güzel. Ve o bölüm büyüyecek belli ki. Onların da amacı şu: Bütün ellerindeki talent’lara web sitesi yapıp bunların hepsini celebritysites.com altında toplayıp, oranın tıklanması ya da şirketi halka açıp satma meselesi. Yani o alanın en meşhur şirketi olacaklar.

Şimdi bunu yaparken doğal olarak da iş büyüyecek. Ben Tony’ye dedim ki “Artık başlatalım ortaklık meselesini.” Tony dedi ki, “Kid,” dedi, “Bu şirket Seiniger Advertising ve Seiniger Advertising kalacak. Ben fikrimi değiştirdim,” dedi.

Dedim ki “Tony, bu iş böyle olmaz. Bir şeye söz verdiysen bunu yaparsın.” Dedim “Ben bundan çok rahatsız olurum. Bu benim önemli bir motivasyonumdu. Ben ayrılmak istiyorum,” dedim.

“Emin misin?” dedi. “Evet,” dedim. “Okey.”

Ve ben ayrıldım, 2,5 yıllık SeinigerAdvertising döneminden. Zaten tek birisi için çalıştığım dönem o dönemdi hayatımda.

Ayrılırken Tony bir parti düzenledi. 60 kişi bir odaya, şampanyalar falan… Orada bana surprise party. “İşte Emrah ayrılıyor. Aynı şeyi yıllar önce ben de yaptım, onu tebrik ederiz. Kendi yolunda ona başarılar dileriz. Ayrıca Emrah bize söz veriyor, bundan sonra hiçbir müşterimizle bir yıl boyunca çalışmayacak.”

Ben yani orada oldum ama ben böyle bir söz vermedim. Bir anda, hani böyle halkın önünde…

Nilay Örnek: Bir onay.

Emrah Yücel: Aynen, böyle bir söz vermedim ama dedim “Yani söz veririm sana,” dedim. “Bir şey imzalamam ama bir yıl boyunca hiçbir müşterinle çalışmayacağım, söz veriyorum,” dedim. Ama bir şey imzalamam.

Gerçekten de sözümde durdum. Ayrıldım, kendi şirketimi açtım. O süre içerisinde zaten Türkiye’de de yeni yeni tanınmaya başlamıştım.

Böyle bir takım röportajlar falan vardı. Vizontele Tuba’yi yapmıştık o zaman Yılmaz’la. Peşinden Cem Yılmaz’la, G.O.R.A ve A.R.O.G,… O dönemler başlamıştık, güzel projelerle çalışıyorduk. Peşinden de bir takım independent filmler vardı Amerika’da. Dedim onlarla birlikte o bir yılı ben geçiririm, bir de kendi altyapımı yaparım diye düşünüyordum.

Böyle bir sekizinci ayında falanım ben bunun. Bu arada arkadaşlarım da devam ediyor tabii stüdyodaki insanlarla, yemeklere çıkıyoruz falan filan. Bir gün içeriye bir polis girdi, kurduğum şirketin kapısından içeriye. Bana bir dosya uzattı, dedi ki “Mr. Seiniger sizi dava ediyor.”

Bir açtım kağıtları. Şirket sırlarını çalmak, şirket materyalini çalmak, müşterilerini çalmak üzere beni iki milyon dolara dava ediyor. Yani iki milyon dolar o yıllarda falan… Ben perişan oldum.

Yani hemen böyle bir anda, babaanneme göndereceğim hisleriyle aynı hislerin içerisindeyim. Dedim ki “Yani benim ne işim var burada? Ben Türkiye’ye geri dönerim.” Yani bu kadar demoralize olabileceğim bir şey olamaz.

Hemen bir avukat tuttum. Baktı adam, dedi ki “Buradaki amaç bu. Bunun hiçbirisi savunulabilecek bir şey değil. California zaten serbest ticaret eyaleti,” dedi. “Burada böyle bir şey kimseye yapamazsınız,” dedi. “Onun amacı sizi demoralize etmek, paranızı almak, çünkü bana para diyeceksiniz,” dedi avukat. “Ve demoralize etmek.” Özellikle bunu sekizinci aydan sonra yapıyor ki moralin bozulsun diye,” dedi.

Nilay Örnek: Sindirmek istiyor.

Emrah Yücel: Aynen. Bu yetmezmiş gibi. Bizim önemli bir sektör dergimiz vardır. The Hollywood Reporter diye. Bir Variety vardır, bir Hollywood Reporter vardır. Orada bir haber: “SeinigerAdvertising, dava ediyor Emrah Yücel’i,” diye. Yani bu tam bir rezalet.

Sebeplerini de yazmışlar orada. Ben sanki bir şey çalmışım gibi. Bu tabii bende iyice bir moral bozukluğu. Ben hiç unutmuyorum, çok sıkıntılı bir dönem yaşadım. Saçımın arkasında böyle böyle saçlarım dökülmeye başladı. Böyle yuvarlak yuvarlak. Vücudumda falan.

O kadar moralim bozuk, şey vaziyette hissediyorum. Çok iyi bir şey yaşadım, şimdi hani o yin yang, şimdi de kötüsünü yaşıyorum böyle. O kadar iyiyken bir anda kötü oldu falan filan.

Sonra fark ettim ki artık o sürecin de sonuna gelmişiz. Biz mediation diye bir şey var Amerika’da. Yani iki taraf bir araya geliyor. Bir emekli yargıç ya da avukat. Ara bulucu gibi konuşuyor. O sizi dinliyor.

Biz bunları ona razı ettik ve mediation’a gittik. Bir gece saat sekizde başladık. Emekli bir yargıç önce onları dinledi, sonra bizi dinledi, sonra onları dinledi, sonra geri geldi.

Önce durumu analiz etti. Dedi ki, “Siz hiçbir şey yanlış yapmamışsınız. Bir sıkıntınız yok. Ama,” dedi, “Sineger oğlunu kaybetmiş bir baba gibi hissediyor.” dedi. “Ve onun duygusal olarak sizi cezalandıracağı, yani bu işi kazanması lazım onun,” dedi. “Bunun için de her şeyi yapacak,” dedi. “Burada tamamen duygusal bir motivasyon var,” dedi.

Dedim ki “Çok güzel de, iki milyon dolar. Yani bir, öyle bir param yok. İki, böyle param olsa da vermem. Sonuçta burada bir haksız bir şey var. Sen haklı olduğumu söylüyorsun. Bunun için yok mu adalet?”

Nilay Örnek: Bir hırsızlıkla suçlanıyorsun aslında, senin alanında.

Emrah Yücel: Ondan sonra o dedi “Sembolik bir rakam.”

“Ben müsaadenle pazarlığa başlayayım,” dedi.

Git gellerle, bilmem nelerle… Ben iki yüz bin dolardan yirmi bin dolara…

Ben dedim ki “Uzatmaya gerek yok, hemen verelim.”

İkimiz de birbirimizi dava etmeyeceğimize dair kağıtları imzaladık.

O anda gece saat ondu. Downtown Los Angeles’ta bir gökdelenin yirmi ikinci katında bu bitti.

Ben inanılmaz rahatladım. Çıkmadan önce bir tuvalete gireyim. Gittim, ördek’deyim.

Tony de, sanki yer yokmuş gibi o da aynı şeye geldi. O da geldi, yanımdaki ördek’de, yan yana ikimiz çişimizi yapıyoruz.

Bana baktı, dedi ki “Emrah, seni çok seviyorum, biliyorsun değil mi?”

Dedim ki “Tony… I don’t know what kind of love is this,” dedim.

Ben böyle… Ne demek bu yani? Seni çok seviyorum. Nasıl bir sevgi?

“Kurumsal Amerika’ya hoş geldin,” dedi.

Ben dedim ki, “Ya hani bana ders mi verdin şimdi? Çünkü ben… Herhalde…”

Sonra ayrıldım yani oradan. Ve Hollywood Reporter’da ikinci bir haber çıktı. Yani artık bu düzenlendi, işte anlaşmaya vardılar taraflar falan filan diye.

Yani orada da bir şey oldu. Ve ben artık önüm açık, istediğimle çalışabilirim noktasındayım. Artık hazırlık yapacağım.

Bir gün bir telefon. Dediler ki “Miramax’ten arıyoruz. Harvey Weinstein seninle konuşmak istiyor.”

“Bob değil, Harvey.”

Harvey açtı, dedi ki… Onun bir konuşma şekli vardır, nefes alışı falan. Böyle küçük bir domuz yavrusudur o da.

Dedi ki “Biz her zaman nefret ettik ondan. Davayı da izliyorduk. Tebrik ederim, sana ilk projeni vermek istiyoruz,” dedi.

“Proje nedir?” dedim. “Frida.”

Salma Hayek’in Frida’sı, daha yeni çekilmiş. “Biz seninle çalışmak istiyoruz.”

Tabii ki dedim. Gittim. İlk Harvey ile o zaman tanıştık. Ve ondan sonra Miramax benim en iyi müşterilerimden bir tanesi oldu.

Yani bütün o The Cider House Rules, işte Kill Bill’ler, neler neler… Hep o dönemlerde çalıştığımız projelerdi.

İlginç bir konu var. Siz bazen iki ajans, üç ajans bir projenin üzerinde çalışırken, sonuna doğru geldiğinizde, o projeyle ilgili yasal hakların ve artwork’lerin tümünü stüdyo kendisine alır.

Aynısını Avatar da yaptı. Çünkü orada “merchandise” dediğimiz, bundan dolayı çıkan, uzayan diğer parçalar var ya… Atıyorum, kulaklığın üzerine Avatar yazmak, bilmem nelerin üzerine Kill Bill yazmak falan gibi.

Bütün onlarla ilgili hakları korumak için stüdyo işi kendi içinde bitirir. Siz çalışırsınız, çalışırsınız, bir yere getirirsiniz. Sonra layer’lı dosyalarınız oraya verirsiniz. Ondan sonra onlar onu bitirmiş sayılırlar.

Kill Bill’de de benzer bir yol oldu. Mesela biz orada bütün çalıştığımız dosyaları teslim ettik ve kapandı. Baktığın zaman sana onun legal hakkını vermiyor böylece. Çünkü sen yarın bir gün “Bunu ben yaptım, bundan para istiyorum” diye geri dönme diye.

Nilay Örnek: Bir yasal hakkın da olmuyor.

Emrah Yücel: Kesiyor seni. Bu Hollywood’un acımasız taraflarından bir tanesidir. O yüzden yasa olarak sen onu koyamazsın. Mesela benim eski projelerimde daha çok, o yüzden imzalatma şansım olmuştur. Yeni projelerin çoğunda sen legal olarak bununla ilgili hiçbir şeyi web sitene de koyamazsın.

Ödül de mi alamıyorsun? Ödül alabilirsin tabii. Ama ödülü de zaten stüdyo ile beraber alırsın. Seni de yalnız bırakmazlar. Neyse, şimdi böyle ilginç bir süreç oldu ve biz Miramax’la çalışmaya başladık. Oradan zaten sonra işler büyüdü. Dijital platformlar, streaming business’lar açılınca birazcık bizim Hollywood’da yaptığımız işin şekli de değişmeye başladı.

Nilay Örnek: İşte tam burada, yaptığın işi bize tam anlamıyla anlatsana.

Emrah Yücel: Tasarımcı olma meselesi, meraklı olmakla çok yan yana gidiyor. Yani bir şeyi tasarlamaya başladığınız zaman doğal olarak onun içerisindeki dengeyi, onun içerisindeki formülü anlamaya çalışma durumunu siz içselleştiren insan olmaya başlıyorsunuz. Bunu gerçekten sadece görsel alanda değil de hayatınızda bir yaşama biçimine dönüştürdüğünüz zaman da bayağı problemli bir insan haline dönüşüyorsunuz.

Benimki birazcık galiba bu iş. Ve o öyle bir noktaya geliyor ki gerçekten o meraklı ve o formülü kurcalayan adam olma durumu, ister istemez de sizde yaptığınız işin başka bir şeye dönüşmesine sebep oluyor. Ne demek istiyorum bunda? Mesela bir yerde bir kokteyl içiyorsunuz. Onun içindekinin ne olduğunu anlamaya çalışıyorsun. Bu benim istediğim şekilde nasıl olurduyu algılamaya çalışıyorsun. Bir markaya bakıyorsun diyelim, onun yazı karakterinin nasıl olduğunu anlamaya çalışıyorsun. Neden böyle yapıldığını düşünmeye başlıyorsun.

Şu anda arkanızda mesela Storytel’in güzel bir logosu ve yazı karakteri var. Mesela onu sorguluyorsun ve “Bu duvara doğru mu asılmış? Biraz eğrilik var,” diyorsun kafanda mesela. Ya da oturduğun sandalyenin ayaklarının nasıl konumlandırıldığı ve sen bunu bir restoranın içerisindeki circulation architecture’ın içerisinde giderken o ayakların oraya sürtüneceğini düşünüyorsun ya da gözlemliyorsun.

Bütün bu meraklı olma meselesi aslında tasarımcı olma bence. Ve doğal olarak da yaptığın işte bu her yere ilerliyor ve devam ediyor. Ve ister istemez de sen artık sadece görsel tasarımcı olmuyorsun. Bir süre sonra bütün bunları seni işe alan insanlar için sorgulayan insan olmaya başlıyorsun. Bu sefer yemek konusunda da bir fikrin oluyor ya da illa iyi bir fikrin olmasa bile en azından onun sorgulanmasını, konuşulmasını sağlayan insan oluyorsun. Bu yüzden tasarımcıyım evet, ama bunun içerisinde daha çok pek çok markanın gibi bazen kişi de olabilir, bunların nasıl olması gerektiğiyle ilgili struktürel düşünen insan olmaya başlıyorsun.

Nilay Örnek: Hı. Bir de bir yandan sanki mühendislik gibi.

Emrah Yücel: Aynen, bravo. Böyle bir noktaya geldim diyeyim. Yani ben aslında tasarımcı olarak eğitimim grafik tasarım eğitimidir ama birazcık böyle bu sorgulama ve meraklı olma meselesinden dolayı da farklı bir yerlere doğru ilerledi bütün kariyerim boyunca.

Nilay Örnek: Şimdi bir şirketin var, hatta birkaç şirketin birden vardı, birkaç yapın var değil mi? Onlardan da bahsetsene.

Emrah Yücel: Bir kere Dreamogram adında bir sinema reklamcılığı şirketim var. Bu şirket 20-25 yıldır, benim bütün bu Hollywood’da yaptığım projelerin bir sonucu haline gelen bir şirket. Bu tecrübe hâlâ devam ediyor.

Dreamogram aslında sinema reklamcılığı işi. Aslında bakarsanız diğer şirketim olan I Mean It’ten çok da farklı bir iş yapmıyor. Bunu sadece kimin için yaptığın meselesi değişiyor. Bir tanesinde bunu satılması gereken, burada satılmak izlemek anlamında söylüyorum, bir filmin, bir dizinin stratejisini oluşturmak, hangi yollardan bunun daha çok izleyiciye ulaşabileceğinin yapısını kurmakken diğerinde bu bir şirket, bu bir hareket ya da bu bir şahıs da olabiliyor.

Biz o anlamda kendimizi branding’de daha çok mesela Jung ekolüne ait hissederiz. Ne demek o? Bütün bu archetypal thinking var ya, Carl Jung’un özellikle bu archetypeler oluşturarak… Bu aslında Hollywood’un temel üzerinde durduğu yapıdır. Siz bir filmin içerisinde hem izleyicinin kendisini o karakterlerden hangisinin yerine koyacağı, hem o karakterin aslında bu archetypal reel’in içerisinde nerede oturduğu meselesini iyi çözmek gerekiyor Hollywood işlerinde. Ve siz markalaşmanızı da bunun üzerine kuruyorsunuz.

Karşıdaki insan da kendisini o filmde birisiyle özdeşleştirirken, bu özdeşleştirme hikayesi içerisinde, onu sizin baştan çok iyi stratejik olarak tanımlamanız gerekiyor. Bu bizim yaklaşık 25 yıldır hep Hollywood’da yaptığımız iş olduğu için aynısını aslında şirketlere ya da şahıslara uygulamak aynı şey. Diyelim ki Indiana Jones aslında bir aksiyon figürüdür. Elinde işte kırbacıyla, dünyanın bir sürü yerinde dolaşan… Bunun mesela hiç beklemediğiniz bir brand tension’ı vardır. O da nedir? Adam aslında akademisyendir. Yani bir akademisyenden elinde kırbacıyla, silahıyla gidip bir şey yapmasını beklemezsiniz.

Öyle bir adamın da bir akademisyen olmasını beklemezsiniz. Ama orada yaratılan farklı uçlar tam anlamıyla bunun brand tension’ı oluşturuyor ve bu yüzden o karakter sizin aklınızda kalıyor ve seviyorsunuz. Zıtlıklarıyla. Şimdi bu bir formül aslında Hollywood. Bir başka örnek, mesela Bond’dan bahsedelim. Aslında Bond bayağı katil değil mi? Yani hükümet adına… Bunun demek istemedim. Cinayet işleyen adam bu yani, şaka maka değil. Yani bizde bunun karşılığı var, direkt Abdullah Çatlı. Ya Bond. Şimdi ama Bond’u niye seviyoruz? Çünkü onun çok güzel bir brand tension’ı var.

Nedir? Gustosu var. Karizmatik, international man. Bütün o gustosuyla, karizmasıyla, her şeyin iyisini biliyor olmasıyla, hayatın tadını çıkarıyor olmasıyla, arabalarıyla, karşı cinsle olan ilişkileriyle falan, böyle inanılmaz karizmatik bir şey çiziyor. Şimdi Abdullah Çatlı dediğiniz zaman bir anda onunla o bir mi? Tabii ki değil. Bu o zıtlık onu bir yere getiriyor. Vayner hale getirtiyor sizi gibi.

Bu bir formül yani. Bu archetypal veil dediğimiz o şeyin içerisinde bunları bir yerlere koyup, zıtlıklarıyla falan tanımlama meselesi. Şimdi bunun aynısı doğal olarak şirketlerde de var. Yani örnek vereyim. Mesela bir ürünün çok tasarım olduğu zaman doğal olarak pahalı olmasını beklersiniz. Çünkü onun üzerine kafa yorulmuştur. Detayları, incelikleri bilmem ne.

Ama o ürünü hem tasarım hem de ucuz olduğunu gördüğünüz firma neresi? Ikea. Şimdi o bir zıtlık üzerine kurulmuş bir stratejisi var. Biz tasarım ürünler yaratacağız ama bunu ulaşılabilir yapacağız. Bu mesela bence çok önemli bir strateji bir şirket için.

Ve doğal olarak da siz bu zıtlık üzerinden gidiyorsunuz ve gerçekten onun karakteri olarak tanımlıyorsunuz. Bundan sonra da söyleyeceğiniz her marka sözünde bunun üzerinden devam ediyorsunuz gibi.

Şimdi bizim yaptığımız işte de baktığınız zaman, stratejinin oluşturulması başta en değerli şey. Bunu Hollywood filmleri için de yapıyoruz. Yani benim kariyerimdeki tasarım olarak çok beğendiğim bir iş değildir. Ama doğal olarak hep öne çıkan işlerden bir tanesi Avatar’dır. Bu arada Avatar dememeye çalışıyorum çünkü o konuda çok eleştiri alıyorum.

Ama Avatar’da şöyle bir pozisyonlanma var. Bizi bu film ilk geldiğinde, bundan yıllar önce, 12 yıl boyunca James Cameron hiçbir film çekmemişti. Titanic en büyük box office. Şimdi 12 yıl sonra adamın teknolojiyi de develop edecek şekilde yatırım yapıp bu filmi tekrar getirip de yapıyor olması çok büyük bir olaydı.

Ve biz bunun için seçilen Amerika’da Los Angeles’daki üç ajans’tan bir tanesiydik. Bu projelerin üzerinde 2 yıl çalışmak üzere. Bu bizim için çok büyük bir onurdu yani. O 3 yıl boyunca çalışma, daha film çekilmemiş. Senaryo var elde. Yani ARFAV’den falan bahsediliyor. Böyle Wilmington’a gittik bir zorlarda. Bütün filmin çekileceği teknoloji anlatıldı falan.

Önümüzde net olarak şöyle bir şey var: Bu filmi nasıl satacağız? A, bu film romantik bir film olabilir. Neden? Titanic’tekinin aslında aynı formülü var Avatar’da da. Nedir o formül? Birbirinden farklı iki dünyada, iki farklı karakter var. Titanic’te neydi bu? Üst kamarayla alt kamara. Bu iki klasın bir araya gelip de birbirine aşık olması, üstelik de bunun trajik bir ortamda oluyor olması, muazzam bir Shakespeare platformu değil mi?

Zıtlıklar yaratıyorsun. Ne olursa olsun sonuç kötü olacak diyorsun. Tipik tragedia formülüdür. Ve bu tragedia hikayesini sen nerede tekrarlarsan başarılı olur zaten. Aynı şey Avatar için de geçerli. Orada da sanal dünya olmasına rağmen birisi 3 metre boyunda, birisi 1.70 boyunda. İki tane karakteri sen bir araya koyuyorsun. Bunların aşkından bahsediyorsun. Ve bu aşkın olabilmesi, kafa olarak da birbirinden ayrı iki dünyanın bir araya girebilmesi, aynı hikayenin tekrarı. Titanic’le Avatar arasındaki benzerlik doğal olarak bunu bir aşk hikayesi olarak satmak birinci stratejik karardı.

İkincisi, 12 yıldan beri bir yönetmenin bir teknolojiyi geliştirmesini beklemesi ve ondan sonra bunu böyle bir ikonik bir şeyle satmak, ikinci yolda. Üçüncüsü tabii ki en çok satabilecek olan Action Adventure’dı. Doğal olarak Hollywood Film Studios üçüncüsünü seçti ve o yolda ilerlendi.

Ama öte taraftan mesela bunu net olarak konuştuğumuzda, özellikle benim yaptığım bir afiş vardı. Böyle bir el ve woodsprite’lar vardı diye, böyle romantik oldukları anda ortaya çıkan o örümceksi böyle güzel şeyler.

Mesela James Cameron onu özellikle çok beğendi. Ve sonradan bütün bu box office kalabalığı bittikten sonra, filmin dijital ikonu olarak onu hep kullanmak istedi. Bu bana mesela ayrıca gurur verir. Çünkü bence de filmin esas duygusal kısmını anlatan en iyi ikonlardan bir tanesiydi o.

Benim afişimde o tanımlanmış oldu. Şimdi ne demek istiyorum? Afiş gibi gözükse bile, aslında birbirinden farklı bu yolların neler olacağını tespit etmek. Bunu archetypal olarak tanımlamak. Ondan sonra bunun içerisindeki bütün sloganını koymak. Mesela “Nobody can hear you scream” diyor. Mesela Alien’da diyor ki, “Uzayda kimse çığlığınızı duyamaz.” Ne kadar çığlık atarsan, muazzam bir slogan. Sana vaad ettiği şeylerin derinliğini düşün.

Ama altında tagline yazıyorsun. Mesela “12 yıllık beklemeden sonra James Cameron’ın yeni filmi” diyorsun gibi. Bunun hepsi izleyiciye fikir veren önemli yazılar.

Biz buna verbal branding, sözel markalaşma diyoruz. Şimdi aynı şeyi kurumsal dünyaya çekiyorum. Hollywood’da anlattığımı. Biz genelde yaptığımız işi hep böyle bir X ve Y ekseniyle tanımlarız.

X ekseninde önce strateji var. Dataların toplanması, verilerin toplanması. Onların net bir şekilde sınıflandırılması. Mesela bizim en çok yaptığımız işlerden bir tanesi şehir ve ülke markalaşması. Burada diyorsun ki mesela mitolojik figürler, mimari figürler, ünlüler, gastronomik figürler, işte flora fauna figürleri gibi. Bu dataları, bu değerleri bir yere koyuyorsun. Sonra bunları zaten topladığın zaman bir harita çıkıyor önüne. O haritadaki parçaları birleştirince daha da anlamlanmaya başlıyor. Ve bir anda o anlamlanmadan bir strateji sözü oluşuyor.

Sonra o stratejinin hemen peşinden bunun why, how, what’ını tanımlıyorsun. Yani bu iş neden yapılıyor, nasıl yapılıyor, nerede yapılıyor, neden yapılıyor tanımlıyorsun. Sonra aşağı doğru gidiyorsun, sözel markalaşma. Orada bu sefer bunun hangi sözle satılacağını tanımlıyorsun, mesajını tanımlıyorsun. Bu slogan, tagline bunlardan tanımlı olan birkaç tanesi ama motto’su bir şirketin. Ya da o şirketin ya da o filmin ya da o kişinin kimlere ne söyleyeceği. Atıyorum Bursa projesini yaparken diyoruz ki Bursa batılılara ne der? Kendi vatandaşlarına ve emeklilerine ne der? Bursa Orta Doğululara ne der? Uzak Doğululara ne der? Bunların her birinin söyleyeceği o değerler haritasında oluşturduğun dataları topluyorsun. Onları tanımlamaya başlıyorsun. Sonra bütün bunlardan bir kitapçık oluşturuyorsun ve o kitapçıkta diyorsun ki bunlar senin konuşma konuların. Ama Avatar’da da mesela ya da ne bileyim bir şahıstan bahsediyorsan, onun değerlerini tanımlıyorsun. Bunları kümelendiriyorsun. Onlardan bir verbal branding oluşturuyorsun ve bunun çeşitli şeyleri var. Dedim ya motto’ları, kimlerle konuşman gerektiği, sloganları, tagline’leri falan filan gibi.

Şimdi birincisi verbal branding, ikincisi görsel markalaşması. Yani ben seninle ilgili bir söz geçtiği anda aklıma gelecek renk ne olacak? Aklıma gelecek tipografi ne olacak? Aklıma gelecek motifler ne olacak? Bunların tümünün tasarlanması. Yani ne demek istiyorum?

Türk Hava Yolları dediğim zaman benim aklıma gelecek olan renk bütünlüğü ne olmalı? Tipografi nasıl olmalı? Oradaki motifler nasıl olmalı? Şimdi bu o kadar önemli ki, bir anda sizin aklınızda başarılı şirketlerin ya da filmlerin sende bıraktığı bir renk var.

Mesela biz o yüzden key art diyoruz, anahtar görsel diyoruz, film afişleri tasarlarken. Yani gözünü kapattığın zaman ben mesela bir Godfather desem, bir anda aklınıza bir görsel geliyor değil mi?

Nilay Örnek: Key art dediğin bir kavram var, biraz onu anlatabilirsin. Key art ödülü aldın bildiğim kadarıyla.

Emrah Yücel: Key art dediğin hikaye aslında gözünü kapattığın zaman aklında kalan görsel meselesi. Anahtar görsel. Bunu dediğim gibi sadece sinema reklamcılığı için düşünmeyelim. Bu aslında atıyorum herhangi bir şirket içinde olabilir. Aklında kalan o bir görsel izlenim meselesi.

Aynısı verbal branding’de de var. Yani sözelde de var. Emrah Yücel: deyince aklına Hollywood posterleri tasarlayan Türk çocuk sözünün kalması gibi. Yani bir şey kalıyor orada. O kalanın ne olduğu meselesi? Anahtar söz, anahtar görsel. Araştırma motoruna yazdığın ilk şey. İlk görsel.

Nilay Örnek: İnşallah iyi bir şey çıkar.

Emrah Yücel: To be continued.

Nilay Örnek: Genellikle Türkiye’de “evli mi” çıkıyor?

Emrah Yücel: Ya bu çok ciddi bir problem yani, tartışmasız. Yani benim çok sevdiğim bir arkadaşım Serdar Bilgili der ki, “Ben Akaretler projesi yaptım, Galataport yaptım, New York’ta projeler yaptım. Şehir markalaşması ve şehir planlaması konusunda dev projeler yaptım. Ama Beşiktaş Başkanı olmaktan kurtulamadım.”

Beşiktaş Başkanı olmak kötü bir şey değil, çok gurur verici bir şey tabii ama sadece o. Yani boş geldiğin zaman “başkan” diyorlar. Yani herkes onun gibi, bu bir artık sende kalıyor ve senin onu manage etmen lazım.

Nilay Örnek: Tabii.

Emrah Yücel: Onu manage etmek için de işte itibar markalaşması dediğimiz işi de yapıyoruz biz. O zaman ne yapıyoruz? O insanla ilgili dışarıdaki algının nasıl oluşması gerektiğiyle ilgili bir yönetim planı çıkartıyorsun.

Nilay Örnek: Peki hemen burada birkaç soru soracağım. Ben geldim Nilay Örnek: olarak, bir geçmişim de var zaten, bu işleri yapıyorum diyorum. Bir itibar zedelenmesi yaşamadığımı düşünelim (Allah korusun, hani Türkiye’de her gün her şey olabilir), daha zedelenmeden geldim mesela. Çünkü insanlar itibarları zedelendiğinde ya da kuşkuya düştüklerinde daha çok böyle şeylere ihtiyaç duyabilirler ya, aslında belki önceden de gelmeleri lazım. Ama yaptığımız işlere göre, atıyorum bir siyasetçi olursun, ya da işte ünlüsün, bütün o ünlülüğünü idare etmek için de… Bir şöhretsen, bir yeteneksen, bütün bunlar için de gerekebilir. Nasıl duruyorsun, nelere bakmalısın? Sen diyorsun ya Türkiye’de bu işler çok karışık,

menajerlikle ajanlık bunları tartmaya çalışıyor, yapmaya çalışıyor ya da işte üstün körü gidiyor. Ahmet Sanlı da bunları çok konuştuk, hakikaten bunlar burada bir mesele. Ben sana geldim diyorum ki: Emrah Bey bir görüşelim, işte benim geçmişim böyle, çok güzel arşivli birtakım yazılarım olabilir, yaptığım işler olabilir. Hepsini sana verdim. Ondan sonra nasıl bir çalışma başlıyor? Arkada sizin ekip ne yapıyor?

Emrah Yücel: Şimdi bunu şahıs için de düşünebiliriz, şirket için de düşünebiliriz, film için de düşünebiliriz.

Nilay Örnek: “Nasıl Olunur” içinde düşünelim mesela burada. Benim için de düşünelim.

Emrah Yücel: Şimdi bu şirketse ya da bir şahıs ise, bize verdiğiniz o bütün röportajlar dışında, biz bir kere hemen kendi araştırmamızı yapıyoruz. Rakip analizi yapıyoruz. Şimdi benzer formatta çalışan hangi şirketler var? Rakipleriniz kimler? Rakibiniz olmasa bile yurt dışındaki karşılıklarınız kimler? Bir kere bunu yapıyoruz.

İki, stakeholder dediğimiz insanlarla interview yapıyoruz. Yani o işin parçası olan insanlarla. Atıyorum bu kaydı yapan içerideki arkadaşla konuşuyoruz. Sizinle, eşinizle ya da o şirketin içerisindeki yönetici levelindekilerle ya da diğer bir takım çalışanlarla, içeride belki oraya giren stajyerle… Dataları topluyoruz. Sonra bütün bunların hepsinden aslında o şirketin mesela ülkedeki algısıyla ilgili — bu arada tabii bir sürü araştırma şirketiyle de çalışıyoruz — bütün bunların hepsinden çıkan dataları, tıpkı tweet cloud var ya, onun gibi cloud’lar oluşturuyoruz.

Nilay Örnek: Bulut içerisinden bazı kelimeler büyük, bazıları öne çıkıyor.

Emrah Yücel: Tekrarlanan kelimeler. Şimdi bak, örnek vereyim mesela net olarak. İzmir için biz İzmir’in şehir markalaşmasını yaptık, yıllar önce Expo adaylığı döneminde. Şimdi İzmir için böyle bir harita hazırlıyorsun. Bir takım isimler çıkıyor: Meltem Cumbul, atıyorum boyoz, Efe, Kordon… Tabii bütün bunların hepsini sen bir sefer gruplara bölmeye başlıyorsun. Ünlüler, mitolojik figürler, lokasyonlar, ruhani figürler, bilmem ne… Bütün bunları gördüğün zaman bir anda bakıyorsun, diyorsun ki ya bir dakika kardeşim, bu şehirde çok acayip bir durum var.

Şimdi Meltem Cumbul’un karakterine bakıyorsun, Golden Globes’daki ilk Türk mesela. Bir bakıyorsun Yılmaz Özdil çıkıyor. Şimdi Yılmaz Özdil’le Meltem Cumbul’un karakter yapıları, Sezen Aksu değil mi? Onların yapılarının getirdiği diğer sanatçılardan farklı bir durum var. Şimdi bunlarda bir öncülük, bir farklılık durumu var. E, ilk bira fabrikası, ilk rakı fabrikası, ilk futbol takımı, ilk İktisat Kongresi, ilk markalaşan şehir, ilk Expo’ya aday olan şehir, ilk bilmem ne, ilk hastane, ilk hayvanat bahçesi… Bütün bunların o kadar “ilk” var ki! Zaten bu şehre herkes “gavur” diyor. Anlatabiliyor muyum?

Bütün bunların hepsinden baktığın zaman, bu şehrin genius loci’si (lokasyonun ruhu), ya da “Nasıl Olunur”un ana fikri, ya da o şirketin, ya da o filmin ana satılacak olan ideasi ne oluyor? Bir sözcük oluyor. İzmir için diyorsun ki: “Öncülerin şehri.”

Bu. “Home of pioneers.” Yani “Türkiye’nin öncülerinin şehri.” Nazar boncuklu bir şey var, değil mi? Şimdi bütün o şeyden dolayı bu sefer sen o tanımladığın şeyle, bu sefer mesajları demin söylediğim gibi yazmaya başlıyorsun. Diyorsun ki İzmir’in gençlerine ve vatandaşlarına: “Sen bu bilinci açıklamalısın. Bak sen öncüsün. Senin buna göre hareket etmen lazım ileride.” Ve o yüzden korkma ve öncü ol mesajını tanımlıyorsun ve bunun işlenmesini sağlıyorsun.

Şirketlerde ya da doğru bir governmental (kamusal) yaklaşım olsaydı, oraya destek olmasını sağlıyorsun. Çünkü oradan California gibi inovasyon çıkıyor. Yurt dışından gelen şirketler yatırımlarını önce orada yapmak istiyor. Niye? Çünkü inovasyona açık, daha insanların da yaşamak isteyeceği bir yer gibi falan oluyor. Bütün bunların hepsi kendiliğinden hem ekonomi alanında, hem kültürel anlamda, hem eğitim anlamında konumlanmaya başlıyor şehir.

Gaziantep apayrı bir şey. Bursa apayrı bir şey. Kocaeli çok ayrı bir şey. Her birisinin kendisine ait bizim genius loci dediğimiz lokasyonun bir ruhunu tanımlamaya başlıyoruz.

Nilay Örnek: Ben “Nasıl Olunur” yaparken her konuğa bunu yapıyorum. Şimdi sen söylerken fark ediyorum. İşsiz kalırsam biraz geliştirmeyle bir yerli kullanırsın.

Emrah Yücel: Yani bunun bir üstteki versiyonunda mesela gelen adamı, o archetypal çemberin içerisine tanımladığın zaman, bir de onun zıtlıklarını tanımladığın zaman, zaten çok iyi anlıyorsun her şeyi.

Nilay Örnek: Tabii. Ben de şimdi birine bakarken bir: Rakiplerinden nelerle ayrılıyor? Ben bu insanı niye farklı görüyorum? Sonra da bütün bildiklerimi unutmaya çalışıyorum. Çünkü ön yargılarımız da var insanlara karşı.

Ve ben niyeti önemsiyorum. Benim için niye önemli buluyorum? Nilay için. Bu benim şahsi de yaptığım işi olduğu için, herkes bu insanı şu açılardan önemli buluyor ve tanıyor olabilir. O hep o açılardan ön plana çıkmış olabilir. Ama ben niye davet ettim? Bazı insanlar için başında bayağı açıklarım böyle. Hani evet, tamam, herkes bu tarafından tanıyor ama ben bu tarafını konuşmak istiyorum derim.

Kelime yazarım. Mesela önümde kağıtlar var. Hiç soru yazmam. Çok benziyor mesela. Çok. Senin o bulut sistemi.

Emrah Yücel: Yani bak daha detaylı bir örnek vereyim. Mesela Fatma Şahin, AKP’li bir belediye başkanıdır, Gaziantep’te. Yıllardır başarıyla da bir görev yapar, yıllardır da seçilmiş bir karakter. Şimdi biz Gaziantep’in şehir markalaşmasını yaparken Fatma Şahin’in hakikaten önümüzü açan bir bürokrat olduğunu net olarak gördük ve saygı duyduk, güzel de bir ilişki oldu.

Şimdi Fatma Şahin’e şöyle bir şey söyledik. Dedim ki, “Kişisel olarak algıladığım, sizin kişisel branding’inizde bir hata var.” Fatma Hanım: “Ne demek istiyorsunuz Emrah Bey?” dedi. Dedim ki, “Siz, dağıyla olduğunuz siyasi partinin ve Türkiye’nin size getirdiği orayı imparator arketipi üzerinden giyiniyorsunuz ve konuşuyorsunuz. Halbuki sizin üstlenmeniz gereken arketip bu değil. Çünkü bütün o AKP tayfasının bildiği bir imparator kimliği var. Bu kimliğin küçük versiyonlarını oluşturuyor herkes. Halbuki sizin yaptığınız çok değerli bir şey var. Kapsayıcı anne gibi… Sonuçta o şehrin siz aslında kapsayıcı bir ruhusunuz ve daha yumuşaksınız, siz bir kadınsınız. Bunun avantajını kullanın.” Dedim ki, “Size bir örnek vereceğim, bakın çok iyi anlayacaksınız. Sizin mahallenizde, sizin yapmanız gereken işi yapan ve sizin mahallenizi kullanan bir Hollywood ünlüsü var ve bahsettiğim karakter üzerine çalışıyor.” “Kim?” dedi. “Angelina Jolie.” dedim.

Beş kere Gaziantep’e geldi. Beş kere Gaziantep’e geldi. Bütün o Suriyeliler, göçmen şeyleri, beyazlarını giydi, gitti onlarla konuştu. United Nations’daki pozisyonlanmasını… Tamamen burada geçirdiği o fotoğrafçılarla gitti. Yani orada bir şov dönüyor ve bu sizin mahallenizde dönüyor.

Hazır markalaşmışı var. Anlatabiliyor muyum ne demek istediğimi? Yani bunu sizden çalıyor ve öyle yapıyor. Yani bunu mesela sizin için terse döndürerek bir şey yapmak lazım. Yani bu aslında tabii tamamen bir sohbetti sonradan bir şey dönüşmüş bir şey değil ama. Hani o algıdan bahsediyorum senin konukların gibi. Her birisinin aslında tanıyınca eminim ki net olarak şunu da görüyorsun. Keşke şu yöne gitse, keşke bu tarafa çevirirse bunu yapsa diye hissediyorsun.

Nilay Örnek: Bazen onlar da bana söylüyorlar. Yani yayından sonra bana şöyle söyleyen çok insan oldu demeyeyim ama çok oldu.

Hani 200 küsurundan yüzde kaçı öyledir o manada bilmiyorum çok mu değil mi diye ama çok insan şunu da söylemiştir: “Benim ‘Nasıl Olunur’da tanındığım şekilde tanınmam gerekiyormuş. Ya da insanlar ne kadar çok geri dönüş yaptılar. Biz sizi o tarafınızla tanımıyorduk. Yani gerçek Emrah, gerçek Nilay bu muymuş? Biz o tarafıyla tanıyıp ön yargılarımızdan kurtulduk ya da sevdik. Bu tarafınızı da gördük.” Yani illa sadece ondan sevmiyorlar ama bu çok güzel bir şey oluyor. Ben de diyorum ki ne kadar güzel dışarıdan izlemişim.

Yani daha gelirken metroda, işte bir hafta önce bırakılan sesli mesajı yeni dinledim. Mesela aynı böyle bir şey söylüyordu bana bir konuk. Yani bu çok enteresan da geliyor bana.

Emrah Yücel: Kesinlikle. Yani aslında baktığın zaman mesela key art’a geri dönüyorum. Yani bu esas sözü bulmak, wording gibi yani. Anahtar cümle, anahtar görsel, anahtar şey bulmak bir kısım. Şimdi bu işin bir de mesela bizim ürettiğimiz işler nedir kısmında, onları mesela tanımlayayım.

Audiophonic branding yapıyoruz. Artık bir ses durumu da var. O kadar önemli ki… Bir şehrin, bir şirketin, çünkü dijital dünyada artık hepsi bir arada. Sesin nedir meselesi? O kadar önemli ki…

Bir kere bir ses logosunun ya da soundscape’in akılda kalmasını sağlayacak en önemli şey onun tekrarlanmasıdır. Ne kadar çok dinlersen o kadar tekrarlanır. Şehir özeline geldiği zaman zaten bilinen bir melodiyi alıp onun tümünü değil, bir kısmını kullanmak, audiophonic açıdan doğal olarak hatırlanma hissi yaratıyor. Şimdi Bursa’yı yapıyoruz mesela. “Bursa’nın ufak tefek taşları” diyorsun mesela. Başını da biliyor dinleyen adam, öbürü bitişini de biliyor. Çanakkale’de mesela “Çanakkale içinde aynalı çarşı”… Onu kullanıyorsun mesela. Onun sadece bir kısmını alıyorsun. Ya da storytelling diyorsan mesela onun okunuşundaki ritmi tekrarlıyorsun müzikte. Bu mesela çok önemli bir şey.

İkinci önemli işimiz mesela isim, naming. Bizim en çok yaptığımız işlerden bir tanesi. Bir örnek anlatayım. Dubai’den bir şirketle çalışıyoruz. Bir çay markası çıkartıyorlar Arap marketi için. Bir İngiliz-Tayvan ortak şirketi. Dediler ki bize: “Dubai’de çıkartacağımız yeni çay markası…”

Bir araştırma yaptık Dubai’de. Bak, araştırmayı mutlaka yapmanız lazım. Körük örneğiyle işe giremezsiniz. Çok ilginç bir şekilde %51 bile değil, %50’ye %50. Dubai’de çay alan insanlar ikiye ayrıldı. Bir tanesi diyor ki: “Çay İngilizlerin işi. Ben İngiliz markası alırım.” Ağırlıklı kadınlar. Ağırlıklı erkeklerin olduğu kısmında diyor ki: “Bizim Arap çayı çok meşhurdur. Ben İngilizlere bu işi bırakmam. Arap çayı çok iyidir.”

Müşteriye dedik ki: “Ne yapalım?” Dediler ki: “O zaman iki marka çıkaralım.” Şimdi İngiliz markasında işimiz kolay. Çünkü bildiğimiz bir kültür. 1970’lerde işten çekilmiş bir çay porselen firması varmış, “Biltins” diye. Sesini düşürdük, zaten copyright da serbestte. “Biltin Tea.” Niye “Biltin”? Hilton gibi, Lipton gibi. Biltin: İngiliz quality, bilmem ne. Çok güzel tipografisiyle, bütün görsel tasarımı, packaging’i… Onu verdik.

Şimdi Arap meselesine gelince… Şimdi ben Dubai’ye dört kere gittim ama, Dubai’nin kültürel background’unu bilmemiz… Dayandık, çatçı IPT… Dubai “hezen extensive culture” yani yalan. Çatçı IPT hep yazılandan aldığı için. Yani Kim Kardashian dünyanın en güzel kadını zannedebilirsin. Çatçı IPT’nin üzerinden hareket edersen. Dubai’nin öyle bir historisi falan yok.

Ama anladığımızdan şöyle bir şey oldu: Mimaride onların böyle misafirlerinin kabul edildiği, kapısının her zaman açık olduğu bir bölüm var. Orada su, çay, hatta yemek servisi yapılıyor. İçerideki mahreme girmiyor o insan da. O bölümün ismini orada hep çay verilen yer. “Adı ne?” dedik. Meclis. Ve dedik ki “Meclis Tea” olsun ismi bu. Çok güzel oturdu konsept mesela.

Şimdi onun da bütün packaging’i, bilmem nesi bitti. Yani naming meselesi o kadar önemli ki. Naming’in kötü olduğu bir sürü yerde de bu sefer onu sloganla destekliyorsun. Ya da tagline’la destekliyorsun. Ve bu sefer o markanın nasıl algılanması gerektiğiyle ilgili altyapıyı oluşturmaya başlıyorsun. Peşinden görsel tasarımı, kodları, motifleri, sosyal medyasında yer alması gereken görsellerin ne olması gerektiği… Bütün bunların hepsiyle ilgili reklam filmleri, tanıtım filmleri… Artık zaten reklam filmi diye bir şey kalmadı.

İçeriği nasıl üreteceksin? Onlara ne iş yapıyorlar? Onu nasıl anlatacaksın meselesiyle ilgili? Bütün o altyapının kurulması, sonra da sosyal medyada bunların desteklenmesi… Atıyorum saksiyeni, yıllık raporlarını, faaliyet raporlarını, bilmem ne… O kadar çok iş var ki bu sefer. Onların hepsini de bu X düzleminde koyduğum strateji, görsel branding, verbal branding, audiophonic branding gibi bu tarafa yatırıyorsun. Orada da sınırsız sayıda iş yapabiliyorsun işte.

Nilay Örnek: Peki, senin iki çocuğun var. İsimlerini koyarken nasıl koydunuz?

Emrah Yücel: Ada, kızım, 18’ine girecek önümüzdeki ay.

Ada, Lila Yücel. Ada, herhalde oralarda biraz hani böyle bir yalnızlık meselesi, tek kalma, bilmem ne meselesi… O sonsuzluk hissiyatından dolayı olan bir isim. Oğlum da Ian Dada Yücel. İkimiz de Türksünüz anne babası olarak. Evet. Oğlum da Ian Dada. Ian da ben Ean Fleming’i çok severim. Yani James Bond’un klişeliğinden rahatsızlığım da vardır. Bu arada o projelerde de çalışma şansım oldu ama Ean Fleming çok özel bir isim. Ian, Dada da benim çok sevdiğim, böyle strüktür olarak güzel bir isim. Dada. Afrika dilinde “kıvırcık saçlı oğlan çocuğu” demek. Dada. İdi Amin vardı hatırlarsın falan. Kötü bir örnek ama Dada ismini de severim yani.

İsimleri öyle oldu. Yani her ikisi de Amerika’da doğup büyüdüler. Yazları Türkiye’ye geldiler. O yüzden de kültürü konuşma meselesi konusunda da çok avantajlı olduklarını düşünüyorum. Kültürü konuşmadan kastım; siz ne yaparsanız yapın, birisinin Bar Mitzvah’ına, birisinin yaz kampına ya da atıyorum aynı okullara gitmediyseniz siz ilginç bir Avrupa kültürü olan bir adam haline dönüşüyorsunuz onların gözünde. Ama her zaman tanıdığıyla iş yapmak istiyor. Yani o bağlantı, o aynı kanallardan gelme rahatlığı onlar açısından çok önemli.

Nilay Örnek: Amerikalılar açısından biz Türkler, yabancıları daha çok beğenebiliyoruz.

Emrah Yücel: Doğru.

Nilay Örnek: Yoksa yani senin gibi bir iş ya da benim gibi bir iş yapan insan için… Küçükken duyduğumuz bir reklam sloganı ya da çok alakasız bir şey… O yaldızlı kağıdını parmağımızla ittirmemiz ve düzleştirmeye çalışmamız falan… Hepsi “100 bin baloncuk Maylo” gibi bir reklam sloganı hepimiz için.

Emrah Yücel: Aynen, buna kültürel dil işte.

Nilay Örnek: Evet! Ve sana bakarken, yani seninle ilgili bir takım videoları falan izlerken şunu düşündüm: Bende de o var. Ve kendimde eksiklik demeyeyim ama bazen gariplik olarak bile düşünebildiğim bir şey var. Kültürel göndermelerim o kadar fazla ki… Yani başka kültürlerden de, filmlerden, müziklerden, sinemalardan…

Bir adaya düşsem hayatta kalamam ben. Beni yesin birlikte düştüğüm kişi, hep diyorum. “O bir sürü hayatta kalabilir.” Yani işte balık tutamam, tutsam onu pişiremem, bir şeylerini yapamam. Ama kültürel bir dünyada, dilini konuşmadığım bir ülkede bile çoğu ülkede çok iyi hayatta kalabilirim.

Yani Amerika’ya ilk gittiğimde çok kötü bir İngilizcem var. Ama benden önce oraya giden Türk arkadaşlarım var mesela. Bir burs için gittiğimde de oldu. Ben diyorum: “Çok kötü konuşuyorum, çok kötü konuşuyorum falan.” Zaten artık kıvılsız falan gidiyorum.

Ama kültürel olarak o kadar yükseğim ki, bütün o kültürel kodlarına dışarıdan hâkimim işte. Müzikler falan… Sana da şimdi bakınca, hayatını sana soruyorlar. Mesela farklı farklı programlara çıkmışsın, hepsini hemen hemen izledim. Ve müzikle ilgili bir şey soruyorlar, göndermeler… Film, bayağı sinefil şekilde anlatıyorsun. Tabii ki senin alanların da biraz onlar ama…

Yeme kültürü öyle, şehirler öyle… Hepsiyle kültürel bağlarla göndermeler, ressamlara gönderme yapıyorsun falan. Ben de aşırı öyleyim. Ama bir taraftan da bütün bunları, elektrikleri kesseler ve sıfırlasalar ne yaparız onu bilmiyorum. Yani değil mi? Çok acayip bir durum.

Emrah Yücel: Söyledin ki, bunu ben mesela çok küçüklük yaşlarımdan beri hep hissettim ve bahsettiğim o aslında müzedeki o yıllardan başlayan bir şey bu. Yani Tony beni mesela toplantılara özellikle götürürdü ve derdi ki: “Konuş,” derdi. “Sakın şey yapma, konuş,” derdi.

Çok iyi hatırlıyorum, mesela senaryonun üzerinde konuşuluyor. Ben derdim ki: “Ya bu tam bir Raskolnikov pozisyonlanması.” Millet bakardı mesela, “Ne demek istiyor?” Ne demek Raskolnikov? Yani bir Amerikalı için Dostoyevski’yi o kadar içselleştirecek bir şey değil.

Yani diyorum ki: “Burada barok ışığı var, Caravaggio ışığı var. Delacroix’nın oryantalist yaklaşımı gibi.” Hiçbir fikirleri yok. Ve bu bir avantaja dönüşüyor. Mesela adam diyor ki: “Bak burada benim bilmediğim bir şey var ve ne çıkacak acaba buradan?” diyor bu sefer sende.

O zaman işte aynen senin dediğin gibi. Yani Japonya’ya gittiğinde de oradaki adamla konuşabiliyorsun, burada da konuşabiliyorsun. Onun karşılıklarını direkt tanımlayabiliyorsun.

Nilay Örnek: Ben mesela Amerika’da senaryo dersi aldım, bir sene kadar ama çok kötü. Terminatör’ün senaryo ekibinde çalışmış bir hocamız vardı Michigan’da, Ann Arbor’da. Şimdi bizi gruplara ayıracak, hepimizin sevdiği filmleri sordu derste. Ben de yazmışım.

Ya inanamamıştım insanlara. Hiçbiri, neredeyse hiçbir Avrupa filmini yazmamıştı o zaman. Yani hani 2007’den bahsediyorum mesela.

Ben ise işte Almodovar’lar, Almodóvar’lar falan, Tarkovsky’ler, bilmem… Acayip onları yazmışım. Yani hemen dedi ki: “Sen nasıl bunları biliyorsun?”

“Ya zaten Türk’üm yani, gelmişim, belli değil mi? Yabancı olarak,” ondan sonra da işte…

“Ben oyum zaten,” dedim.

Böyle beni öyle bir gruba aldı ki, en Hollywood’cuların ortasına. Yani bizi farklı şeylere alıyordu mesela gruplara ki kaynaşalım, birbirimize etkileyelim diye. İşte Tony’nin seni götürmesi gibi.

Hani bir etkileyici konuşma, analiz etmede vardır. Bir de başka bir dünyayla tanıştırma işi de var. Yani Amerikalılar işte, belki dünyada değişiyor. Onlar da değiştiler ama… Hani benim de orada bulunduğum

çok kısa süre içinde, ya da bazı Amerikalı arkadaşlarımda da görürüm; çok daha kapalılar Türklere göre, bize göre.

Yani işte daha çok kendi eyaletindedir, kendi ülkesindedir. Bir de sen de gördüğüm girişimci tarafın var ya.

Emrah Yücel: Çok güzel tanımladın. Bunun mesela ben kendi açımdan şöyle bakıyorum: İki tane şeye bağlayacağım. Bir, risk alıyorum. Evet, kesinlikle yükseklere çıkmayan uzakları göremez.

Yani o yüzden… Ankara’dan New York’a gidiyorsun. Aynen. Yani niye Ankara’dan İstanbul’a gitmiyorsun? Niye Ankara’dan Londra’ya gitmiyorsun? Yani madem bineceğim bu trene, en risklisini alırım mesela.

İkincisi, sanırım bu annem babamdan kaynaklanan bir şey. Böyle herkesin aslında çok iyi olduğu ve hep pozitif başlanacak şeylerle bakarım herkese. Yani herkesi bütün artılarıyla başlarım. Bir sürü insan sonradan ekler yolları. Ben kesinlikle artılarla başlarım.

Bir de 30’dan fazla yıldır orada yaşıyor olmaktan dolayı daha toleranslı bir şeyim de var. Yani insanlarla sohbet konusunda, hemen mesela “Nasılsınız?” bilmem ne… Burada mesela biniyorum taksiye, abi diyor: “Siz doktor musunuz, yoksa yurt dışında mı yaşıyorsunuz?” diyor. “Niye?” diyorum. “Hatırımızı sordunuz,” diyor adam. “Ne yaptığımızı, günümüzün nasıl geçtiğini sordunuz,” diyor mesela.

Burada kimse böyle şey sormaz diyor adam mesela. Ben merak ediyorum çünkü oradan aldığım data benim için çok önemli. Bir de insan olarak da önemsiyorum. Yani o mesela bir hatır sorma, bir şeye böyle “Nasılsınız?” diye başlama… Burada kızgınlık var Türkiye’de çok fazla. Onu hissediyorum.

Yani sokaktaki adam da, asansörde niye birbirinize “İyi günler” demeyesin ya? Yani onlar olmayınca ve sen böyle belki de Amerika’daki o “How are you today?” ile başlayan diyalogların tümünü ve rahat olduğun zaman, burada da ya da dünyanın her yerinde de aynı şeyi devam ettiriyorsun. Çünkü herkesin konuşulduğu zaman aslında açılacak bir şeyi var. Sen onu açtığın zaman hiçbir zaman karşılıksız kalmıyorsun. Ben kimseden negatif bir şey almadım. Herkes hemen anlatmak ister.

Nilay Örnek: Tabii. Şunu da sorayım. Çok estetik bir dünyan var ya… Yani müzelerde büyümüş bir çocuk. Grafik, tasarım… Zaten görsel olarak güzel bir şey.

Şöyle de bir işin içerisindesin: Yani ben “sanatçı değilim” diyorsun ama sonuçta satılabilecek, kendini satan bir materyal yaratırken de onun içinde sanat ve görsel bir zeka var.

Bir taraftan da gittikçe çirkinleşen bir dünya içinde de olabiliyoruz ya. Yani dün ben İstanbul’da yürüyorum. Çok güzel bir şehir. Ama şehircilik çok kötü, yollar kesiliyor, her yerde bir inşaat var. Göz kanatan bir nokta var.

Senin bir de hani iç tasarım tutkunu var. Hani kendi yaşadığın, evleri ya da çalıştığın yerleri tasarlamak gibi bir kaygın da var. Bütün bunlar içerisinde, kötü estetiğin içinde yaşamak sana acı veriyor mu? Ya da öyle bir durumda ne yapıyorsun?

Emrah Yücel: Yani tabii ki gözümün kanadığı çok yer oluyor. Ama bir süre sonra ondan da zevk almayı öğreniyorsun.

Nilay Örnek: Öyle mi?

Emrah Yücel: Bunu şöyle atalım diyeyim. Olabilir de gibi bir kavram var ya… Çünkü onun kapasitesini biliyorsun, potansiyelini biliyorsun mesela. Ben bildiğim zaman çok rahatsız olurum. “Keşke şu yapılsa…”

Nilay Örnek: Aynen.

Emrah Yücel: Kesinlikle. Zaten o zaman o çölün içerisindeki vahaları bulunca da çok rahatlıyorsun ve onlar daha da bir değerli hale de geliyor.

Ama çok kısaca anlatayım: 1985 yılı mıydı, neydi… Ankara’da benim çok sevdiğim bir arkadaşım vardı, Güray James Uzman. Annesi Audrey Bafta üyesiydi. Babası da Engin Uzman, Ankara’nın en iyi Shakespeare profesörlerinden birisidir.

Bunların evinde ben bir film seyrettim. Annesine VHS’de gönderilmiş bir filmi koyduk böyle. Aman Tanrım ya… Aman Tanrım! Yani ben dedim ki: “Bu görsellik…” Ki bahsettiğin gibi kötü bir görsellik. Her şeyde, her tarafta ışıklar, tabelalar, tuhaf tuhaf insanlar… Böyle bir trafik, kornalar… Çok çirkin.

Ve ben “Burada yaşamak istiyorum ya!” dedim. Yani filmde, tabii ki gelecek: 2019 Los Angeles’ında geçiyor. Blade Runner. Ve beni o kadar etkiledi ki… Dedim ki: “Bir dakika ya, ben 2019’da Los Angeles’ta olabilirim. Yani yaşım bunu tutuyor. Benim orada olmam lazım.”

Gerçekten beni çok heyecanlandırdı. Bu arada dört tane Ridley Scott projesinde çalıştım. Ya Ridley Scott benim için çok önemli bir karakterdir. Yani adamın diyetinden tuttuğu, bindiği arabaya kadar o kadar hayran gibi izlerim.

Blade Runner’ı 2019’da Los Angeles’ta yaşarken bu filmi kutlamak amacıyla kafamda kurduğum bir şey var. Tıpkı 6 Mart’ı hatırladığım gibi, “2019’da ben LA’deyim,” diye. Sonradan fark ettim ki kardeşim… Esas İstanbul Blade Runner’dır.

Biz niye oralara yetmişiz? Çünkü İstanbul’da… Şimdi bir bakıyorsun, Afrika’dan gelmiş bir sürü insan inşaat işçisi olarak çalışıyor. Ortalıkta Özbekler, Azeriler, bilmem neler… Hele bir yağmur yağsın, tuhaf tuhaf çirkin işaretler, trafiğin kötülüğü, sokakların kötülüğü…

Bütün bunların hepsi… Ama sen o zaman onların arasında bir “Detective Deckard” oluyorsun işte.

Nilay Örnek: Ya evet ama çok zor. Nasıl iyi bir tasarımcı olunur diye soracağım sana ama. Ya da işte marka yaratan insan olunur. Genel olarak nasıl, hangisini anlatmak istersen…

Emrah Yücel: Aslında bunun cevabını zaten sen verdin, çok net olarak. Meraklı olma meselesi bence bu işin özünde yatıyor.

Yani her şeyi sorgulayan adam olma durumu. Yani bu oturduğum sandalyeden şu mikrofona bu kadar yakın mı durmam gerekiyor… Bu kulaklık neden benim boynumu sıkıyor…

Bu kokteylin içerisinde şu olmalı mı… Her şeyi sorguladığın zaman zaten ister istemez ona bakıyorsun. Çiçekçiden aldığın çiçeği adamın paket ediş şeklinden huzursuz olduğun için onu ikinci kere yaptırıyorsun.

O kadar bu tip şeyler seni sorgulatmaya ve onun neden iyi olup, neden kötü olduğu, seni neden memnuniyetsiz ettiğiyle ilgili soruyu soruyorsun ki.

Yani yemekte evet ben bir salata yiyorum ama bunun içerisinde gerçekten Adana köfte kokusunu aldım. Evet, ilginç bir inovasyon ama bunu almak istiyor muyum sorusunu soruyorum.

Onu kafadan beğenmiyorum yani. Evet, ilginç ama ben olsam böyle tasarlamazdım bunu diyorsun gibi.

Yani bütün bunlardan hareketle sen öyle birisi olmaya başlayınca da bu sefer kafanda kalıplar netleşmeye başlıyor ve o kafa da bir şekilde seni başka bir yere itiyor.

Ben o yüzden artık hani tasarımcı mıyım ondan çok emin değilim. Yani markalaşma projeleri yapıyorum şu anda çünkü en kolay o oluyor.

Yani ister istemez sana bir şeyler geliyor. Ama birlikte konuşurken, atıyorum şu Kolombiya’nın başkanı meselesindeki gibi problemi görüp o problemi telaffuz ettikten sonra çözümünün ne olduğunu da biliyorum.

Ve orada ne yapabileceksem zaten o insan da bana inanıyor ve birlikte onu yapıyoruz. Bu kadar net.

Nilay Örnek: Ya üretimle empati şart, biraz gusto şart, bilmek şart. Bir de sen işin kağıt, kalemle, elle, bıçakla vesaire… Yani “paletçatan” mı diyeyim işte, neyse o yapılan döneminden geldiğin için onun da bir farkı vardır ne olursa olsun.

Hani ben de sen söylerken gazetecilikle karşılaştırdım. Biz de looplarla böyle negatif filmden tarayıp da ondan sonra onlar işte büyütmeye götürüyorduk, gönderiyorduk falan.

Yani bir de tasarlamak, bazen çocuklar bile bunu yapıyorlar ya. Hatta onlar çokça yapıyorlar.

Yani kıyafetine kendin karar veriyorsun, neyi sevdiğine karar veriyorsun. Seninle yapılmış bir podcast’i dinledim ya da ben onu podcast olarak dinledim. Podium gibi bir ismi vardı ve senin işini yapan birisi sana sorular soruyordu. Çok da güzeldi.

Orada sana müzelerle ilgili bir şey sorduğunda sen şöyle bir şey söyledin: “Yani evimize seçtiğimiz objeler bile aslında bir tür müzecilik,” gibi bir tarzında bir şey söyledin.

Hakikaten yani şu anda ben buraya geldim, üstümdeki yağmurluk, seçtiğim atkı ya da saçıma taktığım toka… Bunların hepsi birer seçim aslında.

Kendimizi de markalaştırıyoruz. Sözlendiğin sözlükler, nasıl koktuğun…

Yani sesimin tonu, o tondaki enerji, pausların… Ya da en önemli şey durmak ya. Nerede sustum?

Sana şunu da soracağım: Bu işin maliyeti… Şimdi kocaman bir ekip işinden bahsettin. Araştırmalardan bahsettin. Röportajlar var.

Yani bırak kişi maliyetini, kendisi maliyette bir iş.

Yani ben mesela “Ya Nilay’ı bir markalaştıralım, rahat” diye sana gelemem diye düşünüyorum değil mi?

Bu da büyük bir paket mesela.

Emrah Yücel: Şöyle söyleyeyim, aslında Jeff Bezos’un söylediği çok güzel bir laf var. Yani çok sevmem kendisini ama… Gerçekten tanımıyorum ama.

Diyor ki: “Bir küçük pizzayı paylaşacak insan kadar yapılır,” diyor.

Aynısının benzerini, mesela bir taksiye binecek insan sayısı… Aslında hep bahsettiğimiz 5-6. Ne olursa olsun.

Yani 2014-2016 yılları arasında ben Türkiye’nin turizm markalaşmasını yaptım. “Turkey Home of…”

Yani o kampanyayı yürüttük. Ve bence çok önemli bir kampanyaydı ve ondan sonra da yapılan hiçbir işte o bakış açısı mesela olmadı.

Türkiye üzerinde bu kadar uygarlık, dünyanın hiçbir yerinde yok. Bizde 36 tane tanımlanmış uygarlık var. Buna en yakın Çin, 19’da.

Nilay Örnek: Haydi canım! Çin’den de yani biz çok güldürmüyoruz.

Emrah Yücel: Burası tam yol geçen hanı olduğu için… Yani bir sürü kültür gelmiş, burada bir şey var. Bizanslısı da var, Likyalısı da var, bilmemlisi…

Bütün bunların hepsinin oluşturduğu bir “home” olma, evi olma meselesi için burası en çok hak eden yer.

Yani Costa Rica’da bir sürü şeyin evi ama bizim kadar hak eden kimse yok.

Şimdi brandingdeki sloganda ya da marka konseptinde en önemli şey, size diğerlerinden ayrıştıran en önemli özelliğin üzerine konuşmanızdır.

Bir de bu Anadolu’ya da işte… Türkiye o kadar çok insana hizmet ediyor ki. Rus başka bir şey oluyor, Amerikalı başka bir şey oluyor, Arap başka şey için geliyor, Uzak Doğulu başka bir şey için geliyor.

Şimdi bunların ihtiyaçları da farklı. Ama bu farklı slogan yapısını tabii ki getirebilir ama onların üzerinde bir çatı fikir olması lazım.

O çatı fikir de modüler bir şeyle çözülüyor. Diyoruz ki: “Turkey, Home of Whirling Dervishes” — Mevleviler, atıyorum — “Christianity”, “Trade”, “Van Cat”, “James Bond”… Çünkü hakikaten baktığınız zaman hiçbir yerde boşuna çıkmıyor.

Ve bunun içerisinde sen ister istemez bir çözüm bulmaya başlıyorsun her şeye. Bu yapıyı gördüğün zaman, ister istemez zaten bir sürü şeye çözüm getirmiş oluyorsun.

Bence esas mesele zaten bu çatı fikri meseleyi görüp onun dilini tamamlayabilmek ve konumlandırabilmek.

Nilay Örnek: Evet, temelini inşa etmek iyi bir şekilde.

Peki bu 36 uygarlığın gelip geçtiği topraklarımızda Türkiye’de dahi nasıl yaşarız?

Emrah Yücel: Güzel bir soru bu. Zaten burada biz de geçeceğiz, biz de sonuçta bu topraklarda misafiriz.

Öyle baktığın zaman zaten bu sana muazzam bir rahatlama veriyor.

Yani buradan 36 uygarlık geçmiş. Biz de hani hep “lice toparlanıp bavul yapıp gidelim” demiyorsun. Bir şeye dönüşüyorsun zaten.

Yani o dönüşme meselesinin içerisinde şu anda Türkiye ilginç bir şekilde çok fazla göçmen alıyor mesela. Ben bunları şaşkınlıkla izliyorum.

Atıyorum bir Kanada gibi, Amerika gibi eğitimli insan almıyoruz. Onların da getirdiği bir sürü kendi kültürleri falan var, başka bir şeye doğru dönüşüyor ülke.

Bunu mesela kimi yerde pozitif, kimi yerde çok negatif görüyorum.

Denetlenmesi gereken bir immigration, kontrollü bir immigration kurulumunda kalmalıydı ama… Bir sürü insanın baktığı kadar negatif bakmıyorum.

Böyle bir Amerikalı pozitifliğiyle de baktığım taraflar var. Ama iki tane şey söyleyeceğim: Gerçekten bir, tabii ki o “daha iyi olmanın” meselesi. Birinci olarak eğitimle yan yana görüyorum. Bunu da bir devlet politikası olarak tanımlıyorum açıkçası.

Yani aynı şeyi İngiltere de yapıyor, Rusya da yapıyor. Eğitim konusunu kısıp daha kolay yönetilebilecek bir kalabalık yaratma meselesi, feci bir tavır.

Ben bunun özellikle Türkiye’de yapıldığını düşünüyorum. Yani bugün apartman dairesi, üniversiteye dönüşmüş vaziyette Türkiye’de.

Eğitim dediğin hikaye… Bundan sonra zaten bu kadar dijital bir dünya açıksa her kişinin kendi çabasıyla olacak bir şey.

Yani bugün o kadar çok platform var ki, seninki de bunların içerisinde çok önemli bir yerde.

Yani bu hazırladığın, bu emek çok değerli. TED’inden tut da Khan Academy’ye kadar, MasterClass’lara kadar.

Sen bir konuda derinleşmek ve eğitim istiyorsan, bu artık o gidilecek iğrenç apartman dairesi olmuş üniversiteler değil.

Sen kendini eğitmek zorundasın ve eğitim çok önemli.

Dediğim gibi, İngiltere de, Rusya da yapıyor bunu. Yani eğitim düzeyi çok kötü, berbat bir kitle oluşturuyorsun ve kolay yönetiyorsun.

Eğitim birincisi diyeceğim. Bu tabii çok arabesk gömülü gelmiş olabilir, “eğitim şart.”

İkincisi, onun bir tanesi IQ’su, öbürü de EQ tarafı. Tabii ki duygusal tarafı.

Yani tolerans, empati… Yani insanlara karşı pozitiflik ki o Türkiye’de var.

Yani baktığın zaman bir sürü şeyde, özellikle daha doğuya gittikçe, daha hani o şark terbiyesinde falan da onu görüyorsun.

Yani bir toleransın ve empatin oluşacağı bir duygusal bir şeyin de olması lazım.

Yani sonuçta hepimiz birbirimize gerçekten gülerek, severek, pozitif baktığın zaman, hatrını sorduğun zaman, müsaade istediğin zaman, müsaade almaya başlıyorsun.

Nilay Örnek: Çok güzel, çok güzel. İnşallah markamıza uygun insanlar oluruz ve bir toplum oluruz, değil mi? Yani bu kadar kültürün geçtiği ve hakikaten çok değerli… Çok güzel bir ülke.

Bazen işte senin “biz de geçeceğiz” dediğinde durup düşündüğüm şey: Hemen biz geçerken acaba ülkenin kaynaklarını da bitiriyor muyuz? Ağaçları, antik kentleri, güzel insanlarını… Onları da ittire ittire mi gidiyoruz? Kültürünü bitirmeyiz diye de düşündüm.

Çok teşekkür ediyorum Emrah.

Emrah Yücel: Ben çok teşekkür ederim.

 

English Transcript

Nilay Örnek: Hello, I’m Nilay Örnek. Welcome to my podcast series Nasıl Olunur (How to Become), which I believe will interest anyone curious about learning new things.
In this series, I turn the microphone to people whom I think masterfully practice their professions, and I ask them the same question: How does one become?

In this episode, my guest is a designer: Emrah Yücel. Welcome, Emrah.

Emrah Yücel: Hello, thank you.

Nilay Örnek: I said “designer,” but that’s actually a bit short. I want to ask you this: You are a designer, but also a brand creator. You have companies. You work in Los Angeles and Istanbul. You do many projects in Turkey as well.
But we mostly got to know you in the 2000s, at a time when newspapers often praised successful Turks living abroad — as the Turkish designer creating Hollywood posters in Los Angeles.
And back then, I had imagined that you designed that beautiful Kill Bill poster on a computer, sent it over, and they worked very closely with you, saying, “Emrah, design this for us.” That’s how I pictured it.
Even today, many people probably know you only as “the designer of Hollywood posters,” seeing you in such a narrow context. But in reality, your work is much bigger than that. What exactly do you do? Tell us a bit first, and then we can also talk about your interesting childhood, your story of moving to New York, and then to Los Angeles. We’ll cover it all.
And also, as someone who has lived in America for 30 years — as we talked about at the beginning — Emrah said: “I sometimes say certain words or expressions in English.” Maybe we should just accept this as natural.

Emrah Yücel: Everyone has a “keyword” on Google. Mine is “the young Turkish guy who designs Hollywood posters.” But when you look at it, it’s actually quite frustrating.
First: I’m not young anymore.
Second: The work we do isn’t just Hollywood posters. Of course, one of the end products is a poster, but behind it, there is a much larger scope of work.
And over time, we started shifting this to another direction: the strategy behind it, the verbal identity, how it’s defined… All of these are very important.
I’ll never forget — do you remember the Beyaz Show? One time, Beyaz asked a very interesting question there: “So, you sit down, Nicole Kidman comes in, and you look at the poster together, saying things like ‘Should we move this here?’ Is it like that?” Of course, it’s not like that at all.

Nilay Örnek: I watched that episode, with Meral Okay… May she rest in peace — she was so sweet, knowledgeable, and curious in the way she asked you questions, coming from a cinema background. And Beyaz was also very sweet, asking the questions the general public would want to ask.

Emrah Yücel: The balance between them was really good.
Look at it this way: These are $100–200 million projects. That’s just the production budget. An equal amount is spent on global marketing. Then they plan to generate billions in revenue.
So, what will be the visual for this? The studio divides this question among two or three agencies. And first, they talk about the strategy.

Nilay Örnek: Can you also describe that world a bit? Let’s say I’m a director and I decide to make a film. At what point do I come to you? Do I show you the script? At what stage do I approach you?
How big is your team, and what do you do exactly? Tell us a bit about that too.

Emrah Yücel: Of course — it’s a very complex thing.
Sometimes, if you’re part of the core team, you might get a chance to influence the script. But generally, we don’t really get that opportunity.
In Hollywood, projects are already clearly defined, so this is more common in Turkish projects, where there’s more open space for input and consultation.
In Hollywood projects, the studio teams, marketing teams, and the director’s teams have already discussed everything among themselves.
By the time it reaches you, it’s already a product ready to be sold.
Sometimes it comes at the script stage, sometimes the film is finished but hasn’t achieved the desired outcome, and maybe there are only two weeks left.
So, you enter at different stages of the project. Sometimes you look at what many agencies have done and build on that, sometimes you are selected and move forward together from the start.
There are very different processes in that sense. But because you already know the structure, you quickly adapt and continue.
And if you’re working with a really good director, the overall picture becomes very clear from the start.
Let me give a direct example: Kill Bill… Actually, it’s one of the works in my career that I don’t think was very successful.
Because we’d receive daily shoot images. Whatever was filmed that day, the studio would upload the visuals to a portal.
Now, with Kill Bill, when you see that costume… Right? Tarantino decided to have Uma Thurman wear Bruce Lee’s costume from Enter the Dragon.
So the truly creative one there is Tarantino himself. It wasn’t us just adding a stripe on a yellow background.
If you gave this as a one-hour assignment to 30 students at Marmara University, everyone would come up with the same result.

Nilay Örnek: Oh, don’t say that…

Emrah Yücel: But look, I say this because, from my perspective, it’s not an example of great creativity. In English, they’d say “duh!” — that’s exactly it.

Nilay Örnek: But sometimes, showing the simplest thing can be the best choice for someone who has already come so far…

Emrah Yücel: That’s exactly what Tarantino demands anyway.
In my career, there are very diverse projects. For example, the film The Hours with Nicole Kidman…
I really think the project we did for that film was creative and good.
But in the end, that project wasn’t selected and turned into something else.
This world is also full of disappointments.
Sometimes you think you’ve done something really well, sometimes you think it was very easy. But through it all, you live a mixed adventure. In a way, I compare our work to detective work: gathering clues, piecing them together, and tracing a visual path. That’s why it’s so exciting and constantly evolving.
This applies not only to Hollywood but also to work here. For example, when doing brand identity work, you experience similar stories. We did a city branding project on Big Island in Hawaii, for instance.
There was so much learning there. Hawaii has an incredibly rich mythological background — it goes as far back as shamanism, full of spiritual elements, mythological figures created by the volcano, and expressions.
Some of these influenced flower names, some described a certain weather condition or the moment the sun sets.
And we were tasked with creating names for seven different neighborhoods and social activity areas, and then building their visual identities.
When you look at it, it’s impossible not to be influenced. Naturally, we came up with the names in that spirit.
But one of the good practices we always follow as a company is to hire a local consultant for every local project and have them review our work.
We presented the names to a woman from the University of Hawaii. For example, there’s Pele, the volcano goddess. We wanted to name something Pele.
But she said, “There’s just one issue. You’ve used many names from mythology. That’s like naming a nightclub or a neighborhood ‘Jesus’ or ‘Prophet Muhammad Neighborhood’.”

Emrah Yücel: We realized we had made such a big mistake that we asked for an extra week and completely dropped all those names. The client doesn’t even know we went that far. They might never notice, but the people who would end up living in that neighborhood would definitely notice.
That’s why the strategic part is the most important. We always say this about our work: it’s basically the business of getting nine dollars out of an American’s pocket on a Friday or Saturday night. So, how you define a film is crucial. Let me give an interesting example, even though it might seem like I’m going off-topic.
Back in the days when piracy was common in Turkey and Oscar films were being sold on the streets, there was Brokeback Mountain. The day after it came out, some people apparently went and beat up the pirate DVD sellers. Why? They said, “We sat down with our family after dinner to watch this film. How could you give us this movie?”
The pirates had their own response to this. Do you know how they sold that film afterward in Turkey? Under the name “Gay Cowboys.”

Nilay Örnek: I can’t believe it.

Emrah Yücel: Yes. Because as the distributor, you also have a responsibility. Otherwise, you get beaten up. Do you see what I mean? If you name a neighborhood “Pele,” the locals would come after you.

Nilay Örnek: Of course, you have to give a clear message — tell people what to expect, what they’ll see. And this isn’t a solo job, right?
From the images to the copy, to finding that slogan… This is a collective effort, even a partnership between companies. And in the end, there are many posters, and you sell the rights to all of them, right? It’s not credited as “Emrah Yücel’s poster.”

Emrah Yücel: Once you’re inside the industry, these things start to become more defined. If you are a brand, it is presented as such.
For example, Tom Ford only designs about 5% of the products in his collection each year. The rest are created by teams of designers. There are small creative directors who approve those designs, and Tom Ford oversees them overall.

Nilay Örnek: So, in Hollywood poster design, who is the Tom Ford of this business?

Emrah Yücel: Is there one? No.
Back in the ’50s and ’60s, there used to be illustrators — like the ones for Star Wars, Drew Struzan, and so on. But those names faded over time.
Then Photoshop came along, and everything changed. Now there are companies, and within those companies, there are problems. For example, let’s say 300 people work there. One person works on a project until 7 PM, then someone else comes in and continues.

Nilay Örnek: Wow, it’s such an interesting world, one we know nothing about.

Emrah Yücel: Exactly. The idea of being a signature artist no longer exists there. And honestly, that’s when I started to feel uncomfortable and began to distance myself from those jobs.
Because when you reach a certain age, whether it’s a poster, city branding, personal branding, or corporate branding — everything is basically the same. You follow the same method. That method can apply to a film or, say, not exactly an election campaign, but a social or digital campaign for protecting or sustaining a person’s image. It’s all essentially the same.
So, you need to define how it will be managed, what values will be represented, what message will be delivered, and which visuals will be used to convey it. To me, this is actually the most important part.

Nilay Örnek: When I think about personal branding… In my work, I used to scan AP and Reuters every day to see what was happening in the world.
One day, I saw a photo of Bill Gates — it was just a silhouette, in darkness, and I still recognized it as Bill Gates. Isn’t that incredible? Like with Steve Jobs or Bill Gates… And these are men, they don’t even have an accessory like a woman’s hair or certain features we might recognize from body shape.

Nilay Örnek: I mean, I kind of thought of them as brands.

Emrah Yücel: You said something very nice. Silhouette… That word itself embodies this idea. The trace you leave behind, the stance you take — those are really important. Look, we’ve been talking about individuals so far, and I want to tell you something interesting. Even though we signed a confidentiality agreement, enough time has passed and it ended positively, so I can share it.
We were in Bogotá, Colombia, with an American construction company called Arup. They were tasked with moving an old naval base from the city center to the outskirts, adapting it for new submarines and ships — all without spending any government money, at zero cost. In exchange, Arup would be granted the rights to operate that city-center area for 70 years — basically a barter project.
I was there as the “bonus” company to present Bogotá’s city branding. They told me, “You have five minutes.” I had to explain to President Santos what city branding was, and it would be included as a bonus to the project.
The idea was to position Cartagena as one of the leading Latin American cities opening up to the Caribbean, especially for yacht tourism, and so on. The formula was clear.
While all this was happening, Santos was negotiating with the drug cartels in Cuba.
During this meeting in Cuba, there was a moment when Santos and the cartel leader shook hands, with Fidel Castro’s son standing in the middle, holding both their hands together like a livestock market handshake. Castro’s son was in white, standing in the middle, with the two men in suits on either side. It was such an iconic visual. When you mentioned AP, it reminded me…
I asked Santos during a smoke break — I don’t even smoke — but we stepped out for a break. Santos, by the way, is incredible; he graduated from Kansas University, very American-minded. I said, “Why did you allow this visual to circulate so widely on BBC, CNN, Al Jazeera? Why didn’t you come up with an alternative image?”
When I said that, his advisors were shocked. He said, “I can’t believe you’re saying this. I’ve been saying the same thing, and I’m ashamed, because Castro ended up taking all the credit. It looked like Castro was the one who brokered peace. Yet I spent my whole life working on this.”
Then he said, “We need to work together.” That five minutes… Did he really say that? Yes. The whole project started right there.
We ended up creating a campaign for Santos, because they were going to a referendum. Similar to what happened in our country, many people had lost children or jobs during the internal conflict and didn’t want peace with the cartel. The cartel leaders wanted to enter parliament. Once in parliament, they’d be protected and would start a new chapter as political figures. We’ve seen similar processes here.

The entire dynamic would change. Santos genuinely wanted peace — he wanted to be known as the person who brought peace to the country.
We prepared a campaign. About 12 very famous Colombians participated: comedians, footballers, even Shakira. We did one- to one-and-a-half-minute interviews with each of them. It was an Instagram campaign. In 10 major newspapers, we ran full-page ads saying “Give Peace a Chance,” which we borrowed from the Beatles. We launched the campaign with a strong icon.
Of course, the referendum passed positively. Peace was signed. And for me, the most important part — and I think it’s crucial — is peace. After Obama, Santos won the Nobel Peace Prize.

Nilay Örnek: Wow. But did the cartel leaders actually get into parliament?

Emrah Yücel: Yes, but they eventually became powerless and eroded over time. That’s a long story, but in the end, our contribution helped that person win the Nobel Prize.
When you look at it, to me, that person wasn’t any different from a film poster client. It’s the same approach. Whether it’s an individual, a city, or a company — you do the same kind of work.

Nilay Örnek: So, your journey before you got there… There are a few cities: Diyarbakır, Ankara, going to and returning from England, Adana, maybe Antep… Lots of cities.
Shall we start by talking about the influence of your mother and father?

Emrah Yücel: My parents were true children of the Republic. While celebrating the 100th anniversary of the Republic, I looked back and remembered them with so much respect and gratitude. Both of them have passed away, but my mother graduated from Buca Teachers’ College and my father from Gazi Education Institute. Both of them were assigned to Dicle Teachers’ School, and that’s where they met in Dicle, Diyarbakır.

Nilay Örnek: Sezer Hanım and Hasan Bey.

Emrah Yücel: Yes, and they got married there, and I was somehow born in Diyarbakır. We had no connection to the region at all.
Years later, I heard a story: One of my father’s students had a nephew, and they said to my father, “There is no one named Emrah here in Diyarbakır. We really like this name. Would you allow us to name our nephew Emrah?” My father replied, “It would be an honor and make us very happy.”

Nilay Örnek: By the way, what does Emrah mean? I thought your parents, being so thoughtful, must have chosen it very intentionally.

Emrah Yücel: My mother was a literature teacher, and she loved Erzurumlu Emrah, the poet. So there’s that connection. And apparently, in Persian, Emrah also means “someone who brings happiness.”
Later, under the influence of that Republic spirit, the Ministry of Education established a center called the Film, Radio, and Television Education Center — known as FRTEM. They were looking for people to work there.
They were hiring people to prepare educational materials: for example, slides explaining dental hygiene, painting concepts, music theory, harmony, color — imagine slides like a PDF presentation today, explaining a topic in about 30 slides. They needed people to write the texts, collect visuals, and create the overall content.
My mother, being a literature teacher and passionate about writing and poetry, and my father, an art teacher with strong visual skills, were perfect for this. But the main challenge was to explain a subject in 30 slides.
These slides were then turned into timed films using slide projectors. Over time, my mother’s scripts turned into radio programs.

Nilay Örnek: Wow, amazing.

Emrah Yücel: So, we ended up in Ankara, and that’s where I grew up. We moved when I was six months old. In Ankara, my mother worked as a screenwriter and radio program writer.
You know those school radio programs? My mother was behind all of them. She and a colleague shared an office, and I would go there in the afternoons since I went to school in the mornings. I’d play on the floor with my friend, who was her colleague’s daughter. You know who that is.

Nilay Örnek: Elif Şafak.

Emrah Yücel: Yes. And when they needed voices for the radio programs, there weren’t many professional voice actors. They’d use a few people with good voices. For the girls’ voices, they used Yeşim Kopan. For boys’ voices, I’d work with Yekta Kopan. Yekta and I have known each other since we were nine. Such an interesting world.
Over time, my father transitioned from slides to directing. He made around 50 short films and documentaries.
What were these about? For example, livestock farming in Eastern Anatolia, mining somewhere else — basically, turning what you’d read in a high school or middle school textbook into films.
Later, he moved into drama. Films for Teachers’ Day, Mother’s Day, and so on. And he kept developing, making documentaries about nomads, prayer beads, spoons, and similar topics.
Throughout all this, I was always involved in some way.

Nilay Örnek: Are you an only child?

Emrah Yücel: Until I was ten, yes. Then I had a younger sibling. I remember clearly: one night we were at relatives’ house, and they announced on TRT that my father’s film Nomads had won a Special Jury Prize at the Berlin Film Festival. They showed his photo and said his name on TV.
I felt so incredibly proud. That award changed our lives.
What happened? The BBC offered a one-year language course and a one-year work opportunity to those who won that award. They called my father and invited him. He said, “I can’t come. I have a wife and a son.” They asked, “What does your wife do?” He explained she was a radio program and script writer. They said, “Then the same offer applies to her too.”

Nilay Örnek: Wonderful.

Emrah Yücel: And me? “He can come too.” Now, remember, this was the late 1970s — ‘76 or ‘77.

Nilay Örnek: What year were you born?

Emrah Yücel: 1968. Looking back, there were no mobile phones, no internet — nothing. Everything was arranged through secretaries and personal contacts. Someone at the BBC arranged for me to enroll in a school there.
So, we all went to London together. We were a very middle-income family, and we struggled to afford a flat. We lived in a shared house: in one room a family from Rhodesia, in another a boy from Hong Kong. Mr. Lal slept in the living room. We were in the first room near the entrance.
Three completely different cultures, in a Pakistani man’s house in Shoreditch, London. My parents were trying to adapt, attending BBC, taking language courses. It was a tough time for them.
Meanwhile, they had enrolled me in a Catholic school, Rochelle Street School, through that BBC secretary. A proper church school in Shoreditch. I went along happily, even though I didn’t know any English. I was about 8 or 9.
They’d sing songs, go to church — “Jesus this, Jesus that” — and I was happy to be in this different culture.
But the girls at school realized I didn’t speak English and would corner me and say things I could guess but couldn’t respond to. My only weapon was to smile at them.
Then the boys realized this too. Thinking I wouldn’t respond verbally or physically, they started pushing and shoving me. At first, I was too proud to react, but eventually, I fought back, and a fight broke out.
I’ll never forget — my father was called in. In front of the principal or the board, they said, “Emrah is an aggressive, violent child, from a Muslim background.”
My father said, “What do you mean? I’m a leftist; we have no religious connections. Emrah didn’t grow up in that kind of environment and doesn’t know anything about religion. So your comment is wrong.” But he also said, “I don’t want him here anyway.” And we left the school.

Nilay Örnek: Amazing.

Emrah Yücel: What happened next? I stopped going to school, while my parents were busy with their courses and proving themselves. They left in the morning and came back in the evening. I spent my days in London with Mr. Lal, a Pakistani man.

Nilay Örnek: And they were learning English there too, right?

Emrah Yücel: Yes, their English wasn’t terrible, but they were still improving.
Work was different. Mr. Lal would turn on the TV for me. That’s where I first saw Fred Astaire, Frank Sinatra, Cary Grant — all those black-and-white Hollywood films. I watched them with fascination.
Then Mr. Lal would call me to cook together. I’d chop vegetables and help him prepare meals.
We slept on floor mattresses because we couldn’t afford proper beds. Our door faced a hallway with frosted glass. Despite that, my father hung a poster of his own portrait on the door, which I always found odd.
At night, I’d lie there between my parents. One night, thinking I was asleep, my mother said to my father, “Hasan, what are we going to do? This child spends all day with this Pakistani man. I’m so worried. And Emrah smells bad.”
I was pretending to sleep, but oh my God. I felt as if boiling water had been poured over me. “What do you mean, I smell bad?” I was devastated. That moment left me with a lifelong obsession with hygiene. Even today, it stays with me.
Then my mother suggested, “Maybe we should send Emrah back to his grandmother.”
I can’t even describe how I felt. I pretended to sleep, but I couldn’t close my eyes all night.
The next morning, I said, “If you send me to my grandmother, I will kill myself. You’ll be so sorry.” My mother said, “Oh no, of course not.” They were devastated. It was traumatic for everyone.
Meanwhile, our weekends were wonderful. My father, always hungry for culture, took us to cinematheques to watch films. That’s where I first saw Game of Death. Years later, I saw it again elsewhere. We also went to museums.
There was a clever system in museums: a metal bar at the entrance. If a child could pass under it without bending, they gave them a numbered tag, and the same number went to the parent. No phones back then, so if a child got lost, they could be identified easily. Typical British logic.
One day, inspired by this, my father came up with an idea. He said, “What will we do with Emrah?” Then he thought, “Let’s leave Emrah in the museum.”
I was terrified of the idea of going back to Ankara or to my grandmother, so I said, “Yes, I’ll stay! That’s great!”
My first experience was at the National Portrait Gallery, a small museum to the right of Trafalgar Square.

Nilay Örnek: Of course! It’s wonderful.

Emrah Yücel: Right next to St Martin in the Fields. That’s where we started, because it was a smaller, more manageable museum. My parents would drop me off at 10 in the morning, get my tag, and my mom would pick me up around 2 in the afternoon.
I suddenly found myself alone in the museum. This routine went on for about a year and a half. It was incredible. On weekends I was with my family, but on weekdays, every day, I was dropped off at a museum.
We started there, then moved on to the National Gallery, the Tate, and many others.
I had some pocket money — 10 or 20 pence — to buy a soda. My mom made me a sandwich. I’d wander the halls alone, and I found myself facing this incredibly rich world. Alone, I began developing a very strong visual memory.
I started distinguishing between German expressionism, French expressionism, Dutch realism. I saw portraits, paintings from all these movements.
As my English improved — and you pick it up quickly at that age — school groups started visiting the museums. I’d join their tours and listen to the guides.
It was such a beautiful environment. You start to become aware: What is mythology? What is history? Why is that mythological figure depicted that way? Why are they giving that apple? Why is there a fly painted in the corner? Why did the painter include himself in the mirror? Why is that color used?
The cause-and-effect relationships behind everything, the composition, the meaning of each figure beside the main subject… Why did they choose that moment?
For a year and a half, I received a serious education there.

Nilay Örnek: Didn’t you ever have problems?

Emrah Yücel: Of course I did. When there were issues, we’d just switch museums.

Nilay Örnek: Like someone noticing, or bothering you…

Emrah Yücel: Even if someone noticed, it somehow resolved itself — like those spontaneous solutions you see in Indian movies. Like the film Lion, the story of Guddu and Saroo. You suddenly adapt and create your own solution. This process had a profound impact on me.
First, it was an extraordinary education. The foundation for what I do today was laid there. Of course, I later studied at universities and took many courses, but I truly felt and learned so much during that period.
Second, it shaped my sense of what kind of people I wanted around me. I felt peaceful there — surrounded by conscious, intellectual, tolerant people who take their time and respect things. People are more respectful in museums. I always longed for that atmosphere and sought it in my clients and colleagues too.
Time passed, and eventually we returned to Ankara. I’ll never forget a small detail: when we moved from Dikmen to Ümitköy, movers came to dismantle the bookshelves. From the top of one shelf, a rolled-up poster fell.
It was the portrait my father had hung on the frosted glass door in Shoreditch. We unrolled it, and I realized it wasn’t actually my father.
He had used it as a model. Over time, I pieced it all together: my mother’s braided hair, their leftist spirit despite being “children of the Republic,” their hippy, flower-child mindset during that period.
Anyway, we returned to Ankara, and I fell into a deep depression. Why were we here? It was so dark, so cold. Soot fell on the snow. Air pollution was terrible; no natural gas conversions yet. Winters in Ankara back then were truly awful.
To help me get some fresh air, my parents sent me to Adana, where my aunt worked at Borsa High School. I’d spend the winter holidays there.
Years later, still living in Ankara, I encountered something in Adana that really struck me.

Under the six-story bridge, there were men known as boşboşçular. Today those places have become shops, but back then, they sold trash from the Incirlik American military base off carts.
When I say trash, I mean walkmans, used cassettes, clothes, t-shirts, deodorants with a bit left, even used paper rolls. Literally everything thrown away at the base.
It reminded me of my days in England.
Keep in mind — at that time in Turkey, you could be jailed for having dollars in your pocket, and you didn’t see Marlboros around. The economy was closed, pre-Özal era.
So, all of this seemed so fascinating to me: toy parts, baseballs, random bits. I remember being deeply affected by it.
Seeing traces of the outside world… My urge to be in the center, to be there, grew stronger then.
For me, the most important thing was the magazines. At that time, owning a magazine was huge. Young people today may not understand it, but it was incredible to have a single magazine.
I made deals with those men: “Next year, I’ll come and buy more from you.” Of course, they didn’t keep promises, but I managed to buy every issue I could find.
Which magazines?
One was Vanity Fair. Even today, I think it’s one of the best reflections of American culture — cinema, art, New York lifestyle, literature. Beautiful articles. At that time, I could read them, which was a huge advantage.
That’s when I discovered Annie Leibovitz, Frank Stella, Julian Schnabel, Francesco Clemente, Nan Goldin — all those New York culture figures. I collected and studied the articles and ads, Calvin Klein’s early years, Ralph Lauren… Vanity Fair was extremely important to me; it was my first introduction to New York and American culture.
The second magazine was GQ, Gentlemen’s Quarterly. There’s a British and an American edition. I preferred the British one, but from the American edition, I learned about gear: cars, how to dress, what it means to be a gentleman, etiquette — all cultural clues.
The third magazine was a big decision point: Playboy or Penthouse. As a teenager, there was obviously another function to those magazines.
I remember clearly choosing Penthouse over Playboy because its editor at the time was Bob Guccione, a photographer.
Bob Guccione had many great photographers — Mario Testino, David Hamilton — shoot artistic, themed photo essays. You’d meet the characters and read about who they were.
These three magazines deeply influenced me and shaped my foundation. Years later, when I moved to New York, I already knew it well and understood its culture deeply.

Nilay Örnek: When private TV channels came to Turkey during the Özal era, you must have gone crazy! It must have felt like a whole new world for you.

Emrah Yücel: Watching music videos on TV was like a lifetime gift. A huge service for all of us. Programs by İzzet Öz, remember?

Nilay Örnek: I’m ten years younger than you, but I know exactly what you mean. My mother was just like you — she still is.

Emrah Yücel: You can call me “mom.”

Nilay Örnek: Okay, “mom,” I remember we used to say “cut it out” — for example, my mom found me a pair of Converse sneakers, and I had no idea how cool they were.
She loved those things so much. She’d ask friends traveling abroad to bring them, she’d look at magazines, cut them out, make collages, had notebooks full of them. Amazing woman.

Emrah Yücel: Even with a ten-year age difference, you might not fully grasp it. She valued it so much because she knew what it meant to lack those things. Living through pre-liberal economy Turkey really changes your mindset.

Nilay Örnek: Totally. I’m an ‘80s kid, but probably you too…

Emrah Yücel: Do you remember Petrocelli?

Nilay Örnek: Of course I remember!

Emrah Yücel: All of it. The concept of justice, and so on… Of course. On one hand, I had read Dostoyevsky’s Crime and Punishment multiple times. On the other, I remember making connections between Dostoyevsky and Petrocelli.

Nilay Örnek: I’m curious: Do your father’s documentaries still exist?

Emrah Yücel: Yes, they do. They still exist as film reels — actual physical film. Thousands of film slides and reels. We’re slowly digitizing them in Los Angeles.

Nilay Örnek: That’s wonderful. Where are you uploading them? I’d love to watch.

Emrah Yücel: We’re putting them on Vimeo.

Nilay Örnek: I’d love to see those — the spoons, Nomads, prayer beads…

Emrah Yücel: The spoons, yes.

Nilay Örnek: I’d really love to watch them.

Emrah Yücel: Of course, but keep in mind, these aren’t artistic films in the Tarkovsky sense. Most of them are black and white.

Nilay Örnek: Doesn’t matter at all.

Emrah Yücel: But because they were educational tools, they include very interesting content.

Nilay Örnek: Like Sümer Tilmaç’s documentaries — Wooden Spoon Making, for example. If it weren’t for those, I’d boldly say we almost wouldn’t know Turkey’s production history today.
He went to Kastamonu, filmed woodworkers, documented so many things… I love that kind of work. That’s why I’d watch it from a documentary lover’s perspective.
So, you chose your field in university, then started a company. But you first began in Ankara, right?

Emrah Yücel: Yes, I started in Ankara because we lived there; all my memories were there. They were tough years. My father raised me almost like in the German tradition. I had to earn every bit of allowance.
I always had to work. My father had a strict rule: every summer, I had to work at least one month at a job. One month at a tailor, one month at a carpenter, one month at a home textile shop… I remember going to people’s houses to install curtains.

Nilay Örnek: Yeah.

Emrah Yücel: I always felt embarrassed entering people’s personal spaces — going into their homes to install curtain rods, drilling holes, climbing ladders…
Even today, I can still sew a pant hem, do an overlock stitch; I know those skills.
I can baste a pant hem, rip seams, and so on.

Nilay Örnek: You said “curtain rod,” and I can’t get over it! Words like that — so satisfying and nostalgic.

Emrah Yücel: Then, for the second month, I had to go to the Kızılay Youth Camp. My father had also made a documentary about them.
So I had to spend time with successful kids from all over Anatolia. But I couldn’t talk to them at all — we were in completely different worlds.
There were kids from Egypt, Israel… I had a whole month there, and I really didn’t enjoy it.
Then, for the third month, my parents and I would go camping. My father loved it, but the tents were primitive back then — aluminum poles, no modern gear.
We had an Anadol car, and everything was loaded onto it. We’d go to Abant, İncek, Kaş… I hated it. I tried to avoid camping as much as possible.

Nilay Örnek: Yet in America, camping is considered a dream — it’s so beautiful.

Emrah Yücel: Ich warte, ich warte, ich warte…

Nilay Örnek: I traveled a lot in America, also camping. It’s so luxurious there, you don’t even feel like you’re camping.

Emrah Yücel: Exactly. But because I did so much of it when I was young, I really dislike it now.

Emrah Yücel: Anyway, my father was very strict. I remember my 18th birthday so clearly. He said, “Congratulations, you’re 18. You’re an adult now, you can move out.”
I was like, “What do you mean, move out?”
“You can move out. You’ve reached adulthood; go live on your own.”
I was in university. My mom was crying, of course — she’s very emotional. I felt even more guilty because of her. So I moved out and lived with my grandmother for a while, but that was impossible.
Then, with a friend — you might know him, Vahap Avşar, he’s an artist in New York now — we rented a house in Ayrancı, Ankara. I started living on my own.
I worked nights at an ad agency. My days were spent at Hacettepe University in the Graphic Design Department.
After studio classes ended around 4 or 5 pm, I would take those terrible shuttle buses from ODTÜ or Bilkent to the ad agency. There, I worked in the darkroom.
Back then, we did pica, decoupage, layouts on Bristol boards with scalpels, tweezers, glue… That was design: typography, layouts, Letraset, letters cut out from newspapers and stuck by hand.
In the darkroom, film would be exposed on an enlarger. On the light table, using an aptek (a kind of fine brush), we would fix the cut marks. Then the film was placed on top, printed onto a white card. Amazing!
Looking back — what a journey.
I didn’t actually enjoy the design work itself because I had to prepare all the chemicals, baths, and everything after everyone finished their design work. I started around 5 or 6 pm and would work until 1 am or later, earning my money that way.
Over time, I started noticing grammar mistakes in the texts — my mom was a literature teacher, after all. I’d call Hakan, for example: “Hey, there’s a grammar or spelling error here.”
“Oh no, what do we do now?”
“Can you fix it?”
“Of course I can.”
Then it became, “Do you have an alternative suggestion?” Slowly, I started getting more involved.
Eventually, one of the designers and I decided to leave and start our own agency. That friend, Murat Kaya, is someone I still deeply respect and love. We founded an agency in Ankara called Solaris. At that time, I had started my master’s. At Solaris, we started doing great work. Those were the best years of Siyah Beyaz gallery, too.

Emrah Yücel: In the coming days, Siyah Beyaz will celebrate its 40th anniversary. We met amazing people there.
That Ankara group started there — all familiar faces. Murat and I started Solaris, and as we put our hearts into our work, things went well.

Nilay Örnek: Were your clients really forward-thinking? Because that culture only fully developed later on.

Emrah Yücel: Absolutely. That’s a great question. For example, we did the Mathematics Olympiad, Tepe Furniture — I remember it so clearly.
One of the most important was an organization called SunArt. It was a kind of art committee formed by people who now lead many art institutions in Istanbul. They brought amazing international exhibitions and published catalogs.
We were their ad agency and did beautiful work during that period.
We designed catalogs and posters for newly founded organizations like the Industrial Designers Association. We submitted our work to exhibitions in Istanbul held by the Graphic Designers Association, and they were very well received.
I recently spoke about this with Uğurcan Ataoğlu.
Uğurcan said, “We used to get so annoyed seeing your work coming from Ankara. We’d be like, ‘Look at these guys, how do they pull this off?’”
Those were great years — creating something, seeing it printed, standing behind the concept, and proudly exhibiting it.
And of course, there was the legendary Bülent Erkmen in Istanbul.

Nilay Örnek: The never-ending legend — still going strong.

Emrah Yücel: Brother, everyone went through so much. At one point, he even withdrew from competitions and said, “I won’t enter competitions anymore.”
What does that even mean? Entering competitions… We should all compete on an equal platform. How can you exclude yourself from that?
Anyway, those were very interesting times — years when we learned a lot, formed our work ethics, and built our professional foundations.

Nilay Örnek: You had a very successful company life for two years, and most people would move to Istanbul after that…

Emrah Yücel: Exactly.

Nilay Örnek: But you said, “If I’m going to drown, I’d rather drown in a big ocean,” and decided to go to New York before even considering Istanbul. That’s interesting.

Emrah Yücel: One of the hardest things for me was leaving Murat behind. Murat is someone I love dearly — like an older brother. Even though he dropped out of mechanical engineering at METU, he’s a very sophisticated and politically active person.
So after leaving him, where would I go? If I’m going to get on a train, might as well really change direction. Because I knew staying in Ankara wasn’t enough for me. Not commercially — I had already become the highest-grossing ad agency in Ankara. I was also getting jobs from Istanbul and traveling back and forth constantly.

Nilay Örnek: Meanwhile, you also did some academic work for a while.

Emrah Yücel: I never actually wanted to be an academic, but I also didn’t want to serve in the military… After graduating from Hacettepe, and since my father no longer had an income…
To be sure — I graduated from Hacettepe with the Istanbul Purpose Outstanding Achievement Award.
That gave me a scholarship opportunity at Bilkent. The Faculty of Fine Arts at Bilkent had just opened, and there weren’t many people. The late Bülent Özgüç was the dean. They had made a mistake: graphic arts and graphic design are two different things.
In art, you do serigraphy, engraving — art created through graphic means. Graphic design is what I did at the time — typography, advertising, branding… building the infrastructure for all those.
They had recruited graphic artists from abroad — many Polish and American artists — but they were artists, not designers.
At that time, I had awards from the Graphic Designers Association exhibitions and had represented Turkey internationally.
Naturally, the courses started to fall to me. So, I ended up teaching, whether I wanted to or not. Later, I also taught at METU in the Industrial Design Department.

Nilay Örnek: Were you working during that period too?

Emrah Yücel: Yes, both at the same time. But as you keep going, you get split and can’t do other things.
Then I submitted my thesis and started my PhD. I completed all my doctoral coursework.
But right before going to New York, I decided: “I don’t really believe in this formal education system. Self-education is much more important to me.”
Of course, I had valuable professors — Mehmet Güler Yüze, for example, whom I remember fondly and learned a lot from. But when I left, I thought, “Why should I bother with a dissertation?” So, I left without submitting it, and that ended my academic career.
If I had wanted to stay an academic, I would’ve continued. But I knew it wouldn’t satisfy me. So I decided to go to New York.
At that time, I had already been visiting New York often and loved its culture. I’m not a huge fan of American culture in general — I still don’t feel like an American. But being a New Yorker is something else for me. New York has a unique mindset.
When I went there, I knew I wouldn’t feel alone. I chose New York over Istanbul or London. I’ll never forget — I arrived in New York on March 6.

Nilay Örnek: Which year? How old were you?

Emrah Yücel: I wish I could remember exactly.

Nilay Örnek: Let’s remember at least March!

Emrah Yücel: I remember March 6 because I thought, “I should always celebrate this day.” I was in my early 20s then. Maybe 1992 or 1993? Around that time.
In New York… I knew no one, had no connections. Well, I knew some people, but not in ways that could help me.
Somehow, I rented a studio, set up a computer system with my limited funds, and paid one year’s rent upfront to avoid problems. You know…
I truly burned all bridges. Because I knew that if something went wrong, I could always come back. But since nothing went wrong, I couldn’t return — I forced myself to stay and make it work.
I immediately built a website. At that time, websites were almost nonexistent.
Today, what we feel about AI, people felt about the internet then. And I knew I was closing a chapter. I didn’t have many projects to show, so I tried to compile past work.
When moving from Ankara to New York, I had printed a beautiful book of my work. This made a huge difference. In America, when you show up with an offset-printed portfolio book and say, “This is my work,” you’re seen differently.
When I went to headhunters — those who find jobs for you — that book set me apart. When you put it on the table, it gives you weight.
I defined very clear criteria and started looking for work within that framework.

Nilay Örnek: Back then, was it popular to apply to headhunters? Or was it still a niche thing?

Emrah Yücel: It wasn’t popular, but it was always a system that existed. I worked with a woman named Rita Sue Siegel. She’s still the best in the industry today.
Still working. She’s an incredible woman and an important figure for me. I went to Rita Sue. But there were also tests. For example, they’d give you a task in QuarkXPress, a program from that time, and measure how much you could do in one hour. I never did that kind of thing.
My caliber was already clear. Rita Sue looked at my work and said, “You’re truly an artist.” Which is a beautiful thing to hear — though I don’t consider myself an artist. Among my work were 24 book covers I designed for Uğur Mumcu.

Nilay Örnek: That project came through him, didn’t it? Fascinating.

Emrah Yücel: Yes, it’s interesting. Professor Bülent recommended me for that project.
He said, “Emrah, the Uğur Mumcu Investigative Journalism Foundation wants to redesign all their book covers. I suggested you.” I asked, “Why aren’t you doing it yourself, professor?”
He replied, “Don’t you think I’d be scared?” I never asked why, but it still lingers in my mind. Was he afraid of how to approach redesigning covers for such politically charged books? Or didn’t want to take a political stance? I’m still not sure. Maybe I should ask him someday.

Nilay Örnek: I’ll ask! I see him sometimes at dinners. I really like him.

Emrah Yücel: I like him too. He helped position graphic design and defined where it should stand for all of us. He doesn’t like me much; he gets annoyed with me, but he has a very important place.
Anyway, going back… I made a website and submitted it to AltaVista, which was a search engine back then — Google didn’t even exist yet.

Nilay Örnek: It’s so hard to explain that to people today.

Emrah Yücel: There’s another aspect. I registered myself on AltaVista as a freelance designer in New York with keywords like “graphic design,” “freelance,” “New York.”
When people searched, I showed up. But there were only four of us. Very strange and amazing at the same time.
That was an advantage.

Nilay Örnek: Of course.

Emrah Yücel: But also a disadvantage, because there weren’t many people searching.

Nilay Örnek: Right.

Emrah Yücel: So if no one is searching, being there doesn’t mean much. But somehow, there was time. We met.
She said to me, “You have beautiful work. You speak English, but you don’t speak American culture.”
The concept of “speaking a culture” suddenly clicked for me. Even today, I feel this lack in the new generation.

Nilay Örnek: Really? Because now it feels like we all live inside one big global world.

Emrah Yücel: Yes, that’s true — I agree. But there are still such interesting details within American culture… There’s a big difference between speaking a language and “speaking” a culture. You really understand this when you go to Japan, for example. Every culture has its own codes and layers.
I think it’s especially important because my children were born and raised in the U.S. It matters a lot to me that they grew up inside that culture.
They don’t “speak” Turkish culture, for instance. They just spent their summers in Bodrum. Anyway, that’s another topic. Coming back…
Rita Sue told me, “Spend some time in America, come back to me in a year or two.” Wow, two years! Okay.
So, I began my New York journey. As I started doing small projects — for different companies, some rap groups, book covers — a Japanese company approached me.
They said, “We want to work with a New York designer to renew our corporate identity. Also, we need a brochure for a new branch we’re opening, and it must be delivered there.”
I said, “Welcome to New York.” Even though I was new, you immediately feel like you belong there. I delivered my first job to a Japanese company from New York.
Slowly, my story began. Two years later, I went back to Rita Sue Siegel. At that time, I had also printed an updated portfolio book with my American work. I gave it to her — we had actually set a meeting two years in advance.
Rita Sue looked at it and said, “Okay. Time.”
A week later, she came back with an offer. She said, “There’s a company in Atlanta looking for a packaging designer.” I said, “I can’t go to Atlanta. I can’t live in Atlanta. Can’t I work from New York?” “No.” “Okay, then I’m turning it down.”
I said, “Yes, I’m rejecting it — what would I do in Atlanta?”
By the way, this might give young designers an idea. There’s a very important detail: I had told Rita Sue, “I do great posters. I’ve exhibited posters at various biennials. I can do editorial design — magazines. I’m good at corporate identity. I can do books. I know music. I can illustrate.”
She said, “Whoa, whoa, hold on. If you say you do all these things, we can’t find you a job. You need to pick one thing so we can position you.”
I asked, “So, what should it be?” She said, “For you, there are two paths.
First, you need something you can produce quickly and convert to cash fast. Cinema might be good for you,” she said. “There, the products last six months, then they’re forgotten. Even if they’re remembered, it’s only as a memory. But it requires fast production, and you’re good at visual editing. This could work.”
“Second, corporate identity. But in that field, you’d have to become a company, build a team — it takes time. But you could grow inside such a structure.”
Very accurate observations. You could see which direction I was headed…

Nilay Örnek: We Turks always talk about multitasking, being versatile, doing many things at once, understanding many things — or at least a little bit of everything — and sometimes doing them all well. We’re so used to that in Turkey, especially in the years when you were working…
When I went to the U.S. for a journalism scholarship, they asked what I did at the newspaper. I explained: editing, writing, attending concerts, writing concert reviews, all these different things.
After I described it all, someone asked, “Nilay, do you do this to make a lot of money? Are you that ambitious? I don’t understand why you do so many jobs at once.”
I said, “No, there’s no extra pay for this.” They just couldn’t comprehend it.
Why are we so versatile? Why do we do many jobs at once — and actually do them well? Americans seem more focused on choosing one field and sticking to it. That’s what I thought when you were speaking.

Emrah Yücel: You know, I’ve thought about this a lot. Interestingly, I’ve seen this in other countries like Argentina and Mexico too.
In every job, there’s a hidden mystery. We, I think, are always searching for that mystery. You can approach that mystery from different paths. That’s deeply connected to loving your work.
When you truly love what you do, you care about every detail. You write the text, edit it, say, “This photo shouldn’t be under this article,” and you worry about it. When you care that much, you start working from your heart — and that’s very valuable. That’s when you start uncovering the mystery.
I think that’s really how it works.
Right after, I got a call from Rita Sue. An hour later, she asked if I could come to the Four Seasons Hotel on Madison Avenue — 57 57. The building number is 57, on 57th Street. The restaurant inside is also called 57 57. “Can you come in an hour?” she asked. I said yes — but I had no idea what was going to happen.
I went. Rita Sue was sitting in the lobby with a man.
This man was Tony Seiniger — wearing a Lacoste shirt with the collar popped up, beige pants, sockless loafers. You can picture it perfectly, right? Like someone who parked his yacht and is walking to the marina — but a classy guy.

Nilay Örnek: Even better!

Emrah Yücel: We met. She said, “Tony Seiniger is the owner of one of the biggest film advertising agencies in Hollywood — Seiniger Advertising. He’s looking for a senior art director. He really liked the book covers you designed for Uğur Mumcu.”
We didn’t know for two years that we were neighbors in a way. We were twisting and turning — Uğur Mumcu, imagine!
Of course, what he liked was actually the editing — the consistency, the research behind using many different images.
Before I left, I had done many beautiful projects, but my first Hollywood movie job was this one.
He gave me the script and said, “I’ll be back in a week for a photoshoot. Do pencil sketches for me.” I said okay.
I took the script home. Back then, there was no Google, no place to find photos.
I thought, “I’ll do sketches, but sketches won’t be enough. I know this.”
I read the whole script in two hours. I got it immediately — a full-on action film. Chase scenes, fights… Two actors. I started picturing it in my head. But I knew: pencil sketches wouldn’t convey what I wanted.
The next morning, I went to Barnes & Noble. Those bookstores in America are legendary. I bought 10–20 books with photos of those two actors. I went home, scanned all the photos, then returned the books for a refund. That’s another nice thing about America — you can return anything.
With those photos, I created five very detailed posters in Photoshop. Title treatments, credits, slogans… I really thought it through. Action scenes at the bottom, chemical motifs, formulas… Two heads here, etc.
I printed them as large 70×100 cm boards, mounted them on foam boards, with high-gloss finishes — just like the high-quality work style we had in Turkey.
At that time, it wasn’t about digital submissions. Everything was printed. I took great care.
A week later, I went back to 57 57. I arrived early, asked for a corner table.
Rita Sue and Tony came down by elevator. They saw me and my setup. We greeted each other. I had already displayed all the posters.
Tony put on his glasses, looked at them in detail. Then, in a completely unexpected move for an American, he came up and kissed me on the forehead.
It was shocking — Americans don’t do that. Physical contact like that is extremely rare.
It’s almost a “gay” move, something unthinkable in that context. How do you just kiss someone? But he did. Then he looked at Rita Sue, and she looked back at me…

Nilay Örnek: “He should come next month and start.”

Emrah Yücel: Exactly. But where?

Nilay Örnek: Los Angeles.

Emrah Yücel: I said, “I don’t know Los Angeles. I’ve never been. I don’t want to go there. Can’t I work with you from New York?”
Then, for the first time, he said to me, “Kid, you didn’t understand what I said,” he always called me kid — like “son” or “my boy.” “Talk to Rita Sue,” he said. Okay. Rita Sue kind of shushed me.
Then, they offered me a salary I couldn’t even dream of… In the U.S., salaries are discussed yearly. An incredible amount — enough to erase all the hardship I went through in New York.
So I went to Los Angeles. First, I immediately found a place to live — I rented a penthouse. Then I got myself a car. I had a corner office. I was one of the senior art directors at a company with 60 employees.
We started working so beautifully… I really felt like I was blossoming. I shined. Random Hearts, Shaft, Mission to Mars, 28 Days, Vertical Limit, Big Daddy… We delivered so many big projects during that period. All of them for top studios like Paramount, Columbia, etc.
Back then, there still wasn’t full digital production — there was hand painting, gouache work. We would offer three poster alternatives for each project. For example, each presentation alone would be billed at $50,000–60,000 at that time.

Nilay Örnek: Just for the presentation?

Emrah Yücel: Exactly. And once you were in a project, it kept going. Back then, studio executives would even come and sit with you, ask questions. I met James Cameron’s wife during that time. We actually sat together and worked on a poster.
All those projects brought in huge revenues for Tony. I also worked very hard. I was young, newly involved in this world. I didn’t know anyone in Los Angeles, so I had nothing else to do — I was fully immersed in work.
We worked wonderfully for two years. But after a while, I kind of burned out — “sürmenaj,” as we say. Because I was practically living at the office.
Tony was a former race car driver. On the way to San Francisco, there are two beautiful towns — Carmel and Monterey. In fact, Clint Eastwood was the mayor of Monterey. It’s a stunning town.
Every August, they hold a huge car show there called the Concours d’Elegance, where America’s top car collectors display their cars. They also do small races with Fiat, Ferrari, Lotus, and so on. Tony had two Lotus cars.
He said, “You’re too tired. Come with me this weekend, my wife will be there too. You can rest; we’ll arrange a hotel for you.” I said okay. I love these kinds of stylish events.
We went. Then Tony fought with his wife and stormed off. I ended up at an event I really shouldn’t have attended. There were large white tents set up on the beach. Inside, famous chefs were cooking for important guests — Ralph Lauren himself was there, CEOs, wealthy people…
We sat at one of the big tables. Tony was telling people, “I met Emrah here. There was an earthquake in his country… I found him through his website…”
The gentleman next to me asked, “You have a website?” “Yes,” I said. “Interesting,” he replied. “We’re in the website business too.”
At that time, you might remember, the more clicks a website got, the more valuable it became, and they would even go public.
They had a project. He gave me his card and asked, “Would you be interested in designing Tom Hanks’s website?”
I said, “If you said Tom Cruise, I wouldn’t be as excited. But Tom Hanks is one of my favorite actors. Of course I’d be thrilled.”
He handed me his card. I returned to Los Angeles. Tom Hanks’s agents sent me all the data on CDs — finalized texts in correct HTML, vector logos, CMYK images, all photos in high resolution.
A designer’s hardest task is usually gathering all this material. The actual design isn’t difficult if you know what to do. But collecting everything… I remember scanning logos off plates before! Crazy times.
Anyway, I built the website. Later, I noticed his card said CAA — Creative Artists Agency.
What?! I had been talking to the CEO.
CAA is one of the five major agencies in America. They manage every talent — directors, actors, authors like J.K. Rowling…
They handle everything. In Turkey, this system doesn’t exist yet.

Nilay Örnek: Still not?

Emrah Yücel: Definitely not. In Turkey, there are only actors, and they work with individuals. The concept of “manager” and “agent” has blended and become messy.
In the U.S., these roles are very distinct. As we mentioned earlier, an agent and a manager are different. An agent doesn’t deal with your schedule or interviews. An agent sells you. Your manager handles your schedule.
I designed Tom Hanks’s website, presented it to the board. They immediately said, “Let’s do it.” They weren’t too worried — just wanted one solid option.
“How long would it take to program?” I said, “I have two friends in Syria who do Flash programming. I can send it to them immediately.”
In four days, there was a working version live on a temporary link. Back then, everything was done in Flash.
I sent them Tom Hanks’s working website. They loved it. “When can we get the domain live?” It all happened quickly.
I designed Tom Hanks’s first official website.
Then they said, “There are ten more: Brad Pitt, Angelina Jolie, Elizabeth Shue, Anjelica Huston, Kirk Douglas, Rob Lowe… Can you do them too?”
I said yes — but that’s a whole different scale. One is one thing, but ten more… And no one was talking about money yet! It was such a sweet deal.
I went to Tony. I said, “Tony, remember that gentleman at the Carmel dinner? Your friend… This is what happened.”
He said, “He’s not my friend. I met him that day too.” I thought he was his friend!
“What happened?” he asked. I explained: “Websites… ten more…”
“Fantastic,” he said. “Let’s immediately create a new division. Become a partner in the company. Your salary is already high — this way you’ll have a stake in the profit.”
That’s a classic American system — like law or medical practices, with multiple surnames in the firm name.
I said, “Perfect.” After two years, we had reached a good point. I could start my own division — a digital division.
I built a division. We brought my friends from Austria to Los Angeles; they later became a well-known coding firm there.
Then we hired copywriters, designers… I formed a small group of 5–6 people. We did those ten websites. Then we did ten more.
Tony said, “You’ll become a partner; we’ll sort it out in two months.”
Two months passed. We kept sending invoices, they were paid — everything was smooth.
Their goal was to build websites for all their talents, gather them under celebritysites.com, generate traffic, and possibly go public or sell it. They wanted to become the top company in that space.
As this grew, I told Tony, “Let’s finalize the partnership now.”
Tony said, “Kid, this company is Seiniger Advertising and it will stay Seiniger Advertising. I changed my mind.”
I said, “Tony, that’s not how this works. If you promised something, you do it. I’m really uncomfortable with this. I want to leave.”
“Are you sure?” he asked. “Yes,” I said. “Okay.”
So I left, after 2.5 years at Seiniger Advertising. That was actually the only time in my life I worked for someone else.
When I left, Tony threw a party — 60 people in a room, champagne, a surprise farewell.
“Emrah is leaving. Years ago, I did the same thing. We congratulate him and wish him success on his journey. Also, Emrah promises not to work with any of our clients for a year.”
I stood there thinking… But I had never made that promise! Suddenly, in front of everyone…

Nilay Örnek: An agreement.

Emrah Yücel: Exactly, I hadn’t actually promised that, but I said, “Okay, I promise you verbally. I won’t sign anything, but I promise I won’t work with any of your clients for a year.” And I really did keep my word. I left and started my own company. During that time, I had already started to gain recognition in Turkey as well.
There were a few interviews, and we had worked on Vizontele Tuuba with Yılmaz. Then with Cem Yılmaz, G.O.R.A. and A.R.O.G.… We had started working on nice projects. At the same time, I thought I would spend that year working with some independent films in America and building my own infrastructure.
Around the eighth month, I was still meeting up with my friends from the studio, going out for dinners and so on. One day, a police officer came into my new company’s office and handed me a file. He said, “Mr. Seiniger is suing you.”
I opened the file. He was suing me for $2 million for allegedly stealing company secrets, materials, and clients. Two million dollars at that time… I was devastated.
It felt like the same feeling as when my parents talked about sending me to my grandmother — total panic. I thought, “Why am I even here? I’ll just go back to Turkey.” I was completely demoralized.
I immediately hired a lawyer. He looked at the case and said, “The purpose here is to demoralize you. None of these claims can actually be defended in court. California is a free trade state — he can’t do this.”
“He wants to drain your money and demoralize you. That’s why he waited until the eighth month, to shake you.”

Nilay Örnek: He wants to intimidate you.

Emrah Yücel: Exactly. And if that wasn’t enough, there was an article in The Hollywood Reporter — one of the most important industry publications, along with Variety. It said, “Seiniger Advertising is suing Emrah Yücel.” Total scandal.
They even listed the reasons as if I had really stolen something. That just crushed me. I remember it was such a difficult period. My hair started falling out in round patches on the back of my head. I was extremely stressed. I thought, “I had just been at my best, now I’m at my worst — total yin-yang.”
Eventually, we reached the end of the process. In the U.S., there’s something called mediation, where both parties meet with a retired judge or lawyer who acts as a mediator.
We got them to agree to mediation. We started at 8 p.m. The retired judge first listened to them, then us, then went back and forth.
He analyzed the situation and said, “You haven’t done anything wrong. You’re completely in the clear. But,” he said, “Seiniger feels like a father who lost his son. Emotionally, he needs to punish you, he needs to ‘win’ in his mind. He’ll do anything to achieve that.”
I said, “Okay, but it’s $2 million! One, I don’t have that kind of money. Two, even if I did, I wouldn’t pay it. Isn’t there justice here if you say I’m right?”

Nilay Örnek: You were basically being accused of theft in your own field.

Emrah Yücel: Exactly. Then he said, “A symbolic amount.”
“Let me start negotiating,” he said.
Back and forth… From $200,000, I got it down to $20,000.
I said, “Let’s not drag it out. Let’s just pay it and move on.”
We signed papers agreeing not to sue each other.
At that moment, it was 10 p.m., on the 22nd floor of a skyscraper in downtown Los Angeles.
I felt such relief. Before leaving, I went to the restroom. I was at the urinal.
Tony came in — as if there was no other urinal — and stood next to me. We were both peeing side by side.
He looked at me and said, “Emrah, you know I love you, right?”
I said, “Tony… I don’t know what kind of love this is.”
Like… what does that mean? “I love you”? What kind of love is this?
He said, “Welcome to corporate America.”
I said, “Wait, is this some kind of lesson? Is that what this was about?”
Then I left. And there was a second article in The Hollywood Reporter stating that the dispute had been resolved and both parties reached a settlement.
So now, I was free and could work with anyone I wanted. I was ready to move forward.
One day, I got a call: “We’re calling from Miramax. Harvey Weinstein wants to speak with you.”
Not Bob, Harvey.
Harvey answered, and he had this way of breathing — like a little piglet.
He said, “We always hated him. We were following your case. Congratulations, we want to give you your first project.”
“What’s the project?” I asked. “Frida.”
Salma Hayek’s Frida. “We want to work with you.”
Of course I said yes. I went. That was the first time I met Harvey. And after that, Miramax became one of my best clients.
The Cider House Rules, Kill Bill, so many others… Those were the projects we worked on during that period.
There’s an interesting thing: sometimes two or three agencies work on a project, and at the end, all legal rights and artwork files are taken by the studio.
The same happened with Avatar. Because of “merchandise” — things like headphones with Avatar branding, Kill Bill logos on products, etc.
To protect these rights, the studio finishes the project in-house. You work and work, bring it to a certain point, then hand over your layered files. After that, they own it.
It’s the same with Kill Bill. We handed over all our files and that was it. They don’t grant you legal ownership so you can’t come back later saying, “I did this, I want more money.”

Nilay Örnek: So you don’t have any legal rights.

Emrah Yücel: Exactly, they cut you off. That’s one of Hollywood’s cruel sides. That’s why, legally, you can’t put it on your website.
Nilay Örnek: You can’t even win an award?
Emrah Yücel: You can win an award, of course. But you receive it together with the studio — they don’t leave you alone. Anyway, that’s how it went, and we started working with Miramax. From there, things grew. When digital platforms and streaming businesses emerged, the nature of our work in Hollywood also began to change.

Nilay Örnek: And right here, can you explain your work to us fully?

Emrah Yücel: Being a designer is deeply tied to being curious. When you start designing something, you instinctively try to understand its balance and formula. When you internalize this not only visually but as a lifestyle, you actually become quite a problematic person.
That’s kind of what happened to me. That curiosity, that need to dig into formulas, inevitably transforms your work into something else. What do I mean? For example, you’re drinking a cocktail, and you’re trying to understand what’s in it. You’re thinking, “How would I do this differently?” You look at a brand and wonder about its typography. Why did they do it this way?
Right now, for example, there’s Storytel’s logo and typeface behind you. You question, “Is it hung straight? Is there a slight tilt?” Or you think about how the legs of your chair are positioned and how they might scrape against the floor in a restaurant’s circulation architecture.
That constant curiosity is what makes someone a designer, I think. And it naturally seeps into every area of your work. Eventually, you stop being “just” a visual designer and become someone who questions everything for your clients. You start to have opinions about food, or at least you make others discuss and question things. That’s why, yes, I’m a designer, but over time I became someone who thinks structurally about what a person or a company should be.

Nilay Örnek: Right. And it’s almost like engineering, too.

Emrah Yücel: Exactly, well said. That’s where I’ve ended up. My training is in graphic design, but because of this questioning and curiosity, my career took a different path over time.

Nilay Örnek: Now, you have a company — actually, you had multiple companies and structures, right? Can you talk about them?

Emrah Yücel: First, I have a film advertising company called Dreamogram. This company has been going for about 20–25 years and is the result of all my Hollywood experience. That work still continues.
Dreamogram is essentially a film advertising company. But it doesn’t differ much from my other company, I Mean It. The only difference is whom you’re doing it for. In one, you build a strategy for a film or series to “sell it” — meaning to get people to watch it — figuring out how it can reach more viewers. In the other, it could be for a company, a movement, or even an individual.
In that sense, we see ourselves more aligned with Jung’s approach to branding. What does that mean? You know Jung’s archetypal thinking — creating archetypes… That’s actually the foundation of Hollywood. You have to understand which character the audience identifies with and where that character sits in the archetypal reel. You build your branding on top of that.
The audience identifies with someone in the film, and you need to strategically define that from the start. That’s the work we’ve done in Hollywood for about 25 years, and it’s the same when you apply it to companies or individuals.
Let’s say Indiana Jones — he’s an action figure, with his whip, traveling the world. But there’s an unexpected “brand tension”: he’s also an academic. You wouldn’t expect an academic to be out there with a whip and a gun.
Likewise, you wouldn’t expect that kind of adventurer to be an academic. That contrast creates brand tension and makes the character memorable and likable.
Another example is Bond. Bond is essentially a killer, right? He commits murders on behalf of the government. In our culture, it would be like calling someone Abdullah Çatlı — a notorious figure. But we love Bond. Why? Because he has an incredible brand tension.
He has taste, charisma, he’s an international man, knows the best of everything, enjoys life, the cars, his relationships — he’s incredibly charismatic. That’s what makes us root for him.
This is a formula. You place these elements within an archetypal framework and define them through their contrasts. It’s the same with companies.
For example, if a product is highly designed, you’d expect it to be expensive. But which company offers highly designed products at low prices? Ikea.
Ikea’s strategy is built on that contrast: we will create design products but make them accessible. That’s a powerful strategy.
In our work, developing the strategy is the most valuable part. We do this for Hollywood films as well. In my career, Avatar is not necessarily my favorite design-wise, but it stands out.
When Avatar arrived, it had been 12 years since James Cameron had made a film. Titanic was the biggest box office hit. Now, 12 years later, he was coming back, investing in new technology, making a huge return.
We were one of three agencies chosen in Los Angeles to work on this project for two years. It was a huge honor for us. During that time, the film hadn’t even been shot yet — we just had the script.
We discussed: How do we market this film? A. It could be a romance — same formula as Titanic. Two worlds, two characters, fall in love, tragic context — very Shakespearean.
It creates tension. You know the ending will be bad — classic tragedy formula. And this formula always works. In Avatar, the same: one is 3 meters tall, the other 1.7 meters. Two different worlds coming together, the same love story as Titanic.
Marketing it as a love story was the first strategic decision.
The second was to emphasize the 12-year wait and the technological innovation — that was the second narrative.
The third and most commercially viable approach was to market it as an action-adventure. Naturally, Hollywood chose the third path.
However, for example, I made a poster featuring a hand with the woodsprites — those glowing seeds that appear during the romantic moment. James Cameron particularly loved that. After all the box office buzz died down, he wanted to use that as the film’s digital icon. That makes me proud, because I believe that poster best captured the film’s emotional core.
So even though it looks like “just a poster,” the process involves defining different strategic paths. You map them archetypically, craft slogans — for example, Alien’s “In space, no one can hear you scream.” What a deep promise.
Then you have the tagline: “After 12 years of waiting, James Cameron’s new film,” etc. These lines give the audience context and promise.
We call this “verbal branding.” Then there’s visual branding: the color that comes to mind, the typography, the motifs.
When I say Turkish Airlines, what color scheme, typography, or motif comes to mind?
That’s why we call it “key art” in film posters. When you close your eyes and I say The Godfather, you immediately picture an image, right?

Nilay Örnek: You have this concept of “key art,” can you explain it a bit more? I know you won an award for it.

Emrah Yücel: The idea of “key art” is actually that visual image that stays in your mind when you close your eyes. The key visual. As I said, don’t just think of it for film advertising — it can be for a company too. It’s that single visual impression that sticks with you.
There’s a similar thing in verbal branding as well. Like when people hear “Emrah Yücel,” they might think “the Turkish guy who designs Hollywood posters.” Something sticks. That’s the core idea: the key word, the key visual. It’s the first thing that comes to mind, what you’d type into a search engine, or the first image that shows up.

Nilay Örnek: Hopefully it’s something good.

Emrah Yücel: To be continued.

Nilay Örnek: In Turkey, it’s usually “Is he married?” that comes up first.

Emrah Yücel: Yeah, that’s a serious problem, no doubt. One of my good friends, Serdar Bilgili, says, “I did the Akaretler project, Galataport, projects in New York, huge city branding and urban planning projects… But I can’t escape being the Beşiktaş president.”
Being the president of Beşiktaş isn’t a bad thing, of course — it’s very prestigious — but that’s all people remember. When you show up somewhere, they say “president.” It sticks with you, and you have to manage it.

Nilay Örnek: Of course.

Emrah Yücel: And to manage that, we do what’s called “reputation branding.” You develop a plan to shape how the public perceives that person.

Nilay Örnek: Okay, let me ask a few questions here. Let’s say I come to you as Nilay Örnek, with a background and work history. Assume I haven’t had a reputation crisis (God forbid — in Turkey, anything can happen any day). Even before any damage is done, some people should come early. Especially if you’re a politician, or a celebrity, or a talent — you need to manage your public image. How do you handle it? What do you look at? You always say things are messy in Turkey, that they mix up agents and managers and try to patch things together. We’ve talked about this with Ahmet San a lot. Let’s say I come to you and say, “Mr. Emrah, can we meet? Here’s my background, here are my articles and works,” and I hand them over to you. What happens next? What does your team do behind the scenes?

Emrah Yücel: We can think of this for a person, a company, or even a film.

Nilay Örnek: Let’s think about it for “Nasıl Olunur” in this context.

Emrah Yücel: Whether it’s a company or an individual, aside from the interviews you provide, we immediately do our own research. We do a competitive analysis. Who are the similar format companies? Who are your competitors? Even if you don’t have local competitors, who are your international equivalents? We always start there.
Second, we conduct interviews with stakeholders — anyone who is part of the project. We talk to the person recording this episode, to you, your spouse, or if it’s a company, the top executives, other employees, even the interns. We gather all this data. Then from all this, using research companies we work with, we generate data clouds — like word clouds on Twitter.

Nilay Örnek: Words appear in different sizes depending on frequency.

Emrah Yücel: Exactly. Repeated words. Let me give you a concrete example. Years ago, we did the city branding for İzmir, during its Expo bid. You make a map for İzmir, and certain names pop up: Meltem Cumbul, boyoz (local pastry), Efe, Kordon… You start grouping these: celebrities, mythological figures, locations, spiritual figures, and so on.
When you look at all this together, you realize there’s a very interesting situation. You look at Meltem Cumbul’s character — she was the first Turkish person at the Golden Globes, for example. Then you see Yılmaz Özdil, Sezen Aksu… Their characters are different from other artists. There’s a pattern of pioneering, of leading.
Then you see “the first beer factory, the first rakı factory, the first soccer team, the first economics congress, the first zoo, the first Expo bid…” So many “firsts”! And people call the city “infidel” (gavur) İzmir, right?
When you put all this together, the city’s genius loci (spirit of the place) emerges. For İzmir, it becomes one word: “The city of pioneers.”
That’s it. “Home of pioneers.” You use that to define messaging: You tell İzmir’s youth and citizens, “Embrace this consciousness. You’re a pioneer. You should act accordingly.” You embed that message and encourage them not to be afraid to lead.
In companies — or ideally, with proper governmental support — this message helps attract innovation, like in California. Foreign investors want to start there because it’s open to innovation and has a desirable lifestyle. All of this positions the city economically, culturally, and educationally.
Gaziantep has its own story. Bursa has its own. Kocaeli has another. Each city’s genius loci is identified and defined.

Nilay Örnek: When I do “Nasıl Olunur,” I kind of do this for every guest. Listening to you now, I realize that. If I ever lose my job, I could probably adapt and work in this field with some development!

Emrah Yücel: In an advanced version, when you place someone into that archetypal circle and define their contrasts, you understand everything much more clearly.

Nilay Örnek: Of course. When I look at someone, I ask: How are they different from their competitors? Why do I see them as unique? Then I try to forget everything I know because we have prejudices.
I care about intention. Why is this person important to me, personally? Others may know them in one way, but why did I invite them? Sometimes I say it openly at the beginning: “Yes, everyone knows you for this, but I want to discuss this side.”
I write keywords — I have papers in front of me. I never write down questions. It’s very similar to your word cloud system.

Emrah Yücel: Let me give you a more detailed example. Fatma Şahin, the mayor of Gaziantep, from the AKP party. She’s been elected for many years and has done a good job. When we did Gaziantep’s city branding, we saw she was a great supporter and we respected her. We had a good relationship.
I told her, “I see a personal branding mistake.” She said, “What do you mean, Mr. Emrah?”
I said, “You’re adopting the archetype of an emperor, shaped by your party and Turkey’s political image. But that’s not the archetype you should embody. Everyone in your party imitates this ‘emperor’ model in smaller ways. But you’re doing something very valuable — you’re like an inclusive mother figure. You’re actually the city’s nurturing spirit. You’re softer; you’re a woman. Use that advantage.”
I gave her an example: “There’s a Hollywood celebrity doing what you should be doing, in your neighborhood.”
“Who?” she asked.
“Angelina Jolie,” I said.
She came to Gaziantep five times. She visited refugee camps, wore white, met people. She built her United Nations positioning through those visits and the accompanying media. There was a whole performance — and it was happening in your backyard.
She’s already branded herself. She’s ‘stealing’ that narrative from you. You could flip it back.
Of course, this was just a conversation, not an implemented strategy, but you understand what I mean. Just like with your guests, when you really get to know them, you probably think, “I wish they’d lean into this, I wish they’d emphasize that.”

Nilay Örnek: Sometimes they tell me that too. After the broadcast, I’ve had many guests say, “The way I was recognized on ‘Nasıl Olunur’ — that’s how I should be known. I got so much feedback, people realized they didn’t really know me before, or they appreciated that side of me. We didn’t know the real Emrah or the real Nilay.” It’s a beautiful thing.
I say, “How nice that I observed you this way.”
Like today — I listened to a voicemail that had been waiting for a week. The guest said the same thing. It’s very interesting to me.

Emrah Yücel: Absolutely. Going back to key art — finding that essential phrase or image is key. Now, to describe some of the work we produce:
We do audiophonic branding as well. Sound is so important today, especially in the digital world where everything blends together.
The key to a memorable sound logo or soundscape is repetition. The more it’s heard, the more it sticks.
When it comes to cities, you can use a known melody but just a part of it. For example, for Bursa, “Bursa’nın ufak tefek taşları” — people know the start and the end. In Çanakkale, “Çanakkale içinde aynalı çarşı” — you use a snippet.
Or if you’re doing storytelling, you repeat its rhythm in the music. It’s crucial.
Another big part of our work is naming. Let me give you an example. We worked with a company in Dubai launching a tea brand for the Arab market — a British-Taiwanese joint venture.
We did research. You must research first — you can’t just wing it. Surprisingly, it was split exactly 50/50. Half said, “Tea is the British’s thing. I buy British tea,” mostly women. The men said, “Arabic tea is famous; we won’t yield this to the British.”
We told the client, “Let’s create two brands.” For the British one, it was easier — we chose “Biltin Tea,” inspired by an old porcelain brand “Biltins” from the 70s. It sounded like Hilton or Lipton. We designed the whole identity and packaging.
For the Arab brand, it was more complex. We explored their cultural background. In their architecture, there’s a space where guests are received, always open for tea, water, or food. The guest doesn’t enter the private quarters.
That space is called “Majlis.” We suggested “Majlis Tea.” It fit beautifully.
We completed its packaging and design.
Naming is critical. If the name isn’t strong, you support it with a slogan or tagline. You build the brand perception.
Then come the visuals, motifs, what social media visuals should look like… all the content, annual reports, sustainability reports — so much work!
All of this is built on the X-axis: strategy, visual branding, verbal branding, audiophonic branding. You can do endless work in this space.

Nilay Örnek: So, you have two children. How did you choose their names?

Emrah Yücel: My daughter Ada is turning 18 next month.
Her full name is Ada Lila Yücel. “Ada” (meaning “island” in Turkish) maybe symbolizes some sense of solitude, a feeling of being alone, or a sense of infinity.
My son is Ian Dada Yücel. We’re both Turkish parents. Ian — I really love Ian Fleming. Even though I’m bothered by James Bond’s clichés (and by the way, I’ve had the chance to work on those projects too), Ian Fleming is a very special name to me.
“Dada” is a name I love for its structure. In some African languages, “Dada” means “curly-haired boy.” You might remember Idi Amin, although he’s a bad example. But I like the name Dada.
That’s how the names came to be. Both of them were born and raised in the U.S., but they visited Turkey every summer. That gave them a big advantage when it comes to “speaking” the culture.
What I mean by “speaking the culture” is: no matter what you do, if you didn’t go to someone’s bar mitzvah, or summer camp, or the same schools, you become someone who seems interestingly European to them. But Americans always want to work with people they feel connected to — those who come from the same channels and social circles. That comfort is crucial to them.

Nilay Örnek: Americans tend to appreciate foreigners more than we do.

Emrah Yücel: True.

Nilay Örnek: Otherwise, for someone doing a job like yours or mine… The slogans we heard as kids, or random details — like pushing the foil on a chocolate wrapper to flatten it — they all stay with us. “100,000 bubbles, Maylo” — that kind of slogan sticks for all of us.

Emrah Yücel: Exactly. That’s what I call cultural language.

Nilay Örnek: Yes! And watching your interviews, I realized — I have that too. And sometimes I don’t see it as a shortcoming but rather as an oddity. My cultural references are so broad — from different cultures, films, music, cinema…
If I were stranded on an island, I wouldn’t survive. I always say, “The person stranded with me would end up eating me.” I wouldn’t be able to fish; even if I caught one, I couldn’t cook it. But in a cultural world, even in a country where I don’t speak the language, I could survive really well.
When I first went to the U.S., my English was terrible. But I had Turkish friends there already. I kept saying, “My English is terrible, so bad,” and felt ashamed.
But culturally, I was so advanced. I knew their cultural codes deeply — music, references…
Looking at you, in all those interviews I watched, when they ask you about music or film, you explain them like a true cinephile. Of course, it’s related to your field, but…
Food culture, cities… Everything you describe is full of cultural references, even down to painters. I’m the same way. But if they cut the electricity and erased everything, what would we do? It’s a strange state.

Emrah Yücel: What you said — I’ve felt that since childhood. It started with those years at the museum. Tony would take me to meetings and say, “Speak. Don’t hold back.”
I clearly remember, during discussions about a script, I’d say, “This is a Raskolnikov situation.” Everyone would stare, like, “What does that mean?” For an American, Dostoyevsky isn’t something deeply internalized.
I’d say, “This has baroque lighting, Caravaggio’s light, Delacroix’s Orientalist approach.” They had no idea. And that becomes an advantage. They think, “There’s something here I don’t know — what will come out of this?”
Then, just as you said, you can speak to people in Japan, here, anywhere. You can translate ideas into their cultural equivalents.

Nilay Örnek: When I took a screenwriting class in Michigan, the instructor had worked on the Terminator script. He asked us our favorite films. I wrote mine down.
I was shocked at the others — they didn’t list a single European film. This was in 2007.
Mine were full of Almodóvar, Tarkovsky, and so on.
He asked, “How do you know these?”
I said, “Well, I’m Turkish. Isn’t it obvious? I’m a foreigner.”
He grouped us purposefully to mix perspectives. Like Tony taking you to meetings.
There’s power in analysis and in introducing people to new worlds. Americans, even now, are more closed off than Turks.
They often stay within their state or country. And you have that entrepreneurial spirit too.

Emrah Yücel: You defined it beautifully. I look at it from two angles. First, I take risks. As they say, “Those who don’t climb high can’t see far.”
That’s why… I went from Ankara to New York. Why not Istanbul? Why not London? If I’m going to get on a train, I’ll pick the riskiest one.
Second, maybe from my parents — I always start by seeing the good in people. Everyone starts with full points for me. Later they might subtract from that. But I definitely start by assuming the best.
Also, after living there for 30+ years, I’ve become more tolerant. In conversations, I always ask, “How are you?”
Here in Turkey, when I get into a taxi, the driver asks, “Are you a doctor or do you live abroad?”
“Why?” I ask.
“You asked how I was,” he says.
People don’t ask that here. But I care. That data is important to me, and I care as a human being too.
Even simple “How are you?” moments open people up. No one responds negatively. Everyone loves to tell their story when you open the door.

Nilay Örnek: Exactly. One more question. You have a highly aesthetic world — you grew up in museums, you’re into design, visuals…
But at the same time, we live in an increasingly ugly world. Yesterday I was walking in Istanbul — a beautiful city, but terrible urban planning, endless construction. It’s painful to the eye.
You also have a passion for interior design, shaping the spaces you live and work in.
Living in visual ugliness — does it hurt you? How do you deal with it?

Emrah Yücel: Of course, there are many places that make my eyes bleed. But eventually, you learn to enjoy even that.

Nilay Örnek: Really?

Emrah Yücel: Think of it this way: “It could be this, or it could be that.” You know its capacity and potential. I get really bothered when I know it could be better.

Nilay Örnek: Exactly.

Emrah Yücel: And then, when you find an oasis in that desert, it becomes even more precious.
A short story: Was it 1985? In Ankara, I had a dear friend, Güray James Uzman. His mother Audrey was a BAFTA member, and his father Engin Uzman was one of Ankara’s best Shakespeare professors.
I watched a film at their home on a VHS tape his mother had received.
Oh my God… I thought, “This visual world!” Ugly visuals everywhere — neon lights, signs, weird people, traffic, horns… But I thought, “I want to live here!”
The film was set in 2019 Los Angeles. Blade Runner. It affected me so much.
I thought, “Wait a minute — I can actually be in L.A. in 2019. My age would line up. I must be there.”
It excited me enormously. Later, I worked on four Ridley Scott projects. Ridley Scott is very important to me — I even follow his diet and cars like a fan.
In 2019, I was living in L.A., as I had envisioned, to celebrate Blade Runner.
Then I realized… Istanbul is actually the real Blade Runner.
Why? Because in Istanbul, you see so many African construction workers, Uzbeks, Azerbaijanis… When it rains, with all the chaotic signage, bad traffic, broken streets — it’s all there.
But in that chaos, you become “Detective Deckard.”

Nilay Örnek: Yes, but it’s hard. How does one become a good designer? Or a good brand creator? You can answer however you like.

Emrah Yücel: You actually answered that beautifully. At the core, it’s about curiosity.
Being the kind of person who questions everything. Like: “Do I need to sit this close to this microphone? Why does this headset press on my neck?”
You question everything. You even question how the florist wraps the bouquet you just bought, and you make them redo it because it bothers you.
It’s about why something is good or bad, why it makes you uncomfortable.
You taste a salad and sense Adana kebab flavors. You think, “Interesting innovation, but do I really want this?”
You decide, “No, I wouldn’t design it this way.”
When you think this way, mental templates form, and that mindset pushes you elsewhere.
That’s why I’m not sure if I’m still a designer. I do branding projects now, because it’s easier.
Problems come to me, and in conversation — like with the president of Colombia, for example — I see the problem, say it out loud, and already know the solution.
Then we do it together. It’s that simple.

Nilay Örnek: You need empathy for creation, a sense of taste, and knowledge. And you come from an era of paper, pencil, blades…
I thought about journalism while you were talking. We also used to cut negatives, enlarge them…
And design — even kids do it.
Choosing your outfit, deciding what you love.
I listened to a podcast with you, where another creative professional asked you questions — it was called Podium or something.
When they asked about museums, you said something like, “Even the objects we choose for our homes are a kind of museology.”
It’s true — my raincoat, scarf, hair clip today… All choices.
We brand ourselves: how we speak, smell, the tone of our voice, pauses, when we stay silent.
So, about the cost — you described a big team, research, interviews…
Even aside from personal costs, there’s a structural cost to this work.
I feel like I couldn’t just come to you and say, “Hey, brand Nilay for me, no problem.”
It’s a big package, right?

Emrah Yücel: Let me put it this way — there’s a great quote from Jeff Bezos (though I don’t particularly like him):
He said, “You can only feed a team with a small pizza.”
I have a similar idea — like how many people fit in a taxi. Usually, it’s 5 or 6 people.
For example, between 2014 and 2016, I worked on Turkey’s tourism branding: “Turkey, Home of…”
That campaign was very important. After that, no campaign had the same perspective.
There’s no other place on earth with as much civilization history as Turkey. We have 36 documented civilizations. The closest is China, with 19.

Nilay Örnek: Wow! Even China doesn’t compare.

Emrah Yücel: Exactly. So many cultures have passed through here. Byzantines, Lycians, you name it.
This idea of being a “home” truly fits this land more than anywhere else.
Costa Rica is the home of many things too, but not like us.
In branding, the most important thing is to speak about what distinguishes you from others.
Turkey serves so many different people — Russians come for one reason, Americans another, Arabs for something else, and East Asians for yet another reason.
Of course, you could make different slogans, but you still need an overarching idea.
We solved that modularly: “Turkey, Home of Whirling Dervishes,” “Home of Christianity,” “Home of Trade,” “Home of the Van Cat,” “Home of James Bond” — all true references.
When you see this structure, you naturally start finding solutions to everything.
The key is to find that overarching idea and shape its language and positioning clearly.

Nilay Örnek: Yes, building a strong foundation.
So, on this land where 36 civilizations have passed through, how do we live in Turkey today?

Emrah Yücel: Great question. Ultimately, we will also pass through — we’re all guests here.
When you see it that way, it actually brings a huge sense of relief.
36 civilizations came and went. We don’t need to say, “Pack up and go.” We become something in the process.
Turkey now takes in a lot of immigrants. I watch that with surprise.
Unlike Canada or America, we don’t take in educated immigrants. They bring their own cultures and transform the country.
I see it as both positive and negative.
It should have been controlled immigration, but… I don’t see it as negatively as many people do.
There’s a bit of American-style positivity in me. But I’ll say two things.
First: being better starts with education. I see it as a state policy.
The same thing is done in England and Russia — reducing education levels to create a more easily governed population is a terrible tactic.
In Turkey today, an apartment flat can become a so-called university.
Education now, in this digital age, is something each individual must pursue themselves.
There are so many platforms — yours included.
Your work, your effort, is incredibly valuable. From TED to Khan Academy, to MasterClass…
If you want to specialize and learn deeply, you don’t need those dreadful apartment “universities.”
You must educate yourself. Education is vital.
As I said, this tactic exists in England and Russia too — to create an uneducated, easily controlled mass.
Education is number one.
Secondly: one side is IQ, the other is EQ — emotional intelligence.
Tolerance, empathy… Positivity toward others, which still exists in Turkey.
Especially as you move east, you see that traditional courtesy.
A foundation of tolerance and empathy is necessary.
When we all smile at each other, ask about each other, sincerely wish each other well — you start receiving the same in return.

Nilay Örnek: Beautiful, beautiful. I hope we become a society of people who match our brand values — this land deserves it.
When you said “we’ll also pass through,” I thought: Are we depleting the country’s resources as we pass? The trees, ancient cities, beautiful people… Are we pushing them aside? I hope we don’t destroy the culture.
Thank you so much, Emrah.

Emrah Yücel: Thank you very much.