Skip to main content

Zaten Zeynel Abidin’in çektiği şu poza bakar mısınız, çok aşikâr değil mi adamı sevmiş ve çok beğenmiş olduğum…
Adı Emrah Yücel.
Tabii ki tanıyorsunuz onu…

Röportaj: Ayşe Arman
Fotoğraf: Zeynel Abidin Ağgül
30/01/2014, İstanbul

Yurtdışında gurur duyduğumuz isimlerden biri.
Boru değil, gerçekten Hollywood’un en önemli kişiliklerinden biri…
Ankara’da Hacettepe’de grafik okuyor. Birincilikle bitiriyor. Sonra burslu olarak Bilkent’te master yapıyor. Hem okuyor, hem çalışıyor. Çok genç yaşta, yurt dışında bienallere katılıyor. Bir sürü yaratıcı iş yapıyor. Daha 20’lerinin başında, yılın grafik sanatçısı ödülünü alıyor, fakat yetmiyor…
Evi var, işi var, arabası var, parası var, çevresi var…
Ama onu kesmeyen bir şey var yine de…
Ve daha 25 bile olmadan, bir yılbaşı gecesi kararını veriyor, tasını tarağı toplayıp New York’a gidiyor…
Orada, hayata yeniden başlamaya…
Çok güzel hikâyeleri var, insan dinlemeye doyamıyor.
Bir tek Allah’ın kulunu tanımıyor…
Ama inanılmaz yaratıcı ve deli gibi iş üretiyor ve orada head hunter’ların dikkatini çekiyor.
Muazzam bir teklifle Los Angeles’a transfer oluyor.
Çok sıkı bir başarı hikâyesi.
Şansa inanmıyor, inandığın tek şey, disiplin ve çalışma.
Çok kısa sürede inanılmaz başarılar ve paralar kazanıyor…
İki şirketi var, İconisus ve I mean it creative…
Yıllardır, dev film şirketlerine görsel ve yazılı pazarlama iletişimi sağlıyor…
Bizse, bu kadar çetrefilli cümleler sevmiyoruz…
Ona “Los Angeles’ta yaşayan dünya çapındaki Türk afişçi” diyoruz.
Oysa sadece film afişi yapmıyor ve sadece bir grafik tasarımcısı de değil, hem çok yaratıcı bir sanatçı hem de stratejik bir beyne sahip bir iş adamı.
Avatar, Frida, Narnia, American Horror Story, Louis CK, The End of the Affair, Rabbit Proof Fence, Enigma, A Good Year gibi pek çok filmin afişinde ve pazarlama iletişimde onun imzası var.
Şimdi de çok daha büyük işlere soyunuyor.
Hepimizi de yakından ilgilendiriyor.
Bütün memleketi.
Cumartesi yayınlanacak röportajda ayrıntılarını öğreneceksiniz.
Ama ben 69’lu doğumlu bu genç adamı iyice tanımanızı istiyorum.
O yüzden bugün, ucundan azıcık hayatını ve kişiliğini anlatmaya başlıyorum…

Hikâyen nerede başlıyor?

Eğitim enstitüsü mezunu öğretmen bir anne ve babanın oğluyum. Ankara’da doğuyorum. Ama ben kendimi hatırladığımda İngiltere’deyim…

Ne alaka?

Babam resim öğretmeni ama o sırada BBC’de burslu film yönetmenliği eğitimi alıyor, annem de bir edebiyat öğretmeniyken, radyo programı yazarı ve senaryo yazarı oluyor. Modern ve gelişime çok açık tipler. Beni de kapıp, iki seneliğine İngiltere’ye gitmişler…

Sen kaç yaşındasın?

8. Hiç unutmam, İngiltere’deki evde, babamın dev bir portresi asılıydı. Uzun saçlı babam, yuvarlak gözlükleriyle bize bakardı. Yıllar sonra Ankara’daki evimizden başka bir eve taşınırken, kütüphanenin arkasından rulo halinde o resmi çıktı. Meğer babamın portresi zannettiğim şey, aslında John Lennon’ın posteriymiş! John Lennon, babamın rol modeliydi. O dönem babam da, gözlüklü ve hippi saçlıydı. Annem de örgülü saçlı, kızılderililer gibiydi. İngiltere’de kaldığımız o iki yıl, beni çok şekillendirdi, yaratıcılığımı teşvik etti. En tatlı hikâye de şu: Gündüzleri işe gittikleri için, beni nereye bırakacaklarını bilemiyorlar…

Peki n’apıyorlar?

Müzeye bırakıyorlar! Ben boynumda, ismimin yazılı olduğu yaka kartımla bütün gün müzede dolaşıyorum. Etrafımda binlerce sanat eseri, her bir yeri keşfediyorum. İnanılmaz mutlu hissediyorum kendimi. Güvendeymiş gibi. Sabah 9’da bırakırlardı, öğlenden sonra alırlardı. Sadece gördüklerim değil, oraya gelen insan toplulukları da etkilerdi beni. O insanları izlerdim, rehberlerin anlattıklarını dinlerdim, hayallere dalardım…

Ayşe Arman ve Emrah Yücel, Zeynel Abidin Ağgül'ün objektifinden

Ayşe Arman ve Emrah Yücel, Zeynel Abidin Ağgül’ün objektifinden

İki yıl sonra…

Tekrar Ankara! Birden bire bende, “Merkezden uzağa düştük. Biz burada ne yapıyoruz?” duygusu oluştu. Ki 11 filanım. Tamam akrabalarım, sevdiğim insanlar var ama, “Dünyanın merkezi başka bir yer. Orada bir şeyler oluyor ve ben kaçırıyorum hissi” yaşıyordum. Bu hâlâ en büyük korkularımdan biridir…

Los Angeles’ta “merkez”de mi hissediyorsun kendini?

Yaptığım iş açısından öyle. 11 yaşında bu duygudan kurtulmanın bir yolunu Adana’da buldum…

Nasıl yani?

Teyzem Adana’da yaşıyordu. Orada geçirdiğimiz sömestr tatillerinden birinde, “Boş Boşçu”ları keşfettim. İncirlik Üssü’nün artıklarının satıldığı yer. Bayıldım! Kullanılmış deodorantlardan kırık walkman’lere, Star Wars oyuncaklarından asker tişörtlerine kadar her şey vardı. Bir tür Amerikan çöplüğü. Tüm bunların içinde ben üç tane inanılmaz şey buldum. Üç dergi. Biri “Vanity Fair”di. “Vanity Fair”, bende stil oluşturdu. New York hayatı tarzını, o dergiyle tanıdım. Annie Leibovitz’le orada tanıştım. Julian Schnabel’le de, Francisco Clemente’yle de, Andy Warhol’la da. Pek çok konuda algım bu dergiyle oluştu. İkinci önemli dergi “GQ Man”di. Nasıl giyinmen gerektiğini, insanlara nasıl davranmam gerektiğini de bu dergiden öğrendim. Üçüncüsü de “Playboy” ve “Penhouste”du. Karşı cinsin, Bob Guccione ve David Hamilton gibi doğru gözlerle çekildiğinde nasıl estetik olabileceği… Tüm bunların benim önce New York’a gitmemde, sonra Los Angeles’e geçmem de temel yapılar olduğunu düşünüyorum.

Suç ve Ceza’yı 9 yaşımda okudum

İnsanın annesinin edebiyat öğretmeni olması nasıl bir şey? Ona ne kazandırıyor?

Kitap okumaya öğreniyorsun! İki, üç kitabı aynı anda okumayı! Öyle yapmazsan suçluluk duymayı! “Suç ve Ceza”yı 9 yaşımda okudum. Tabii önce annemin zoruyla. İki senede bir tekrar okutuyordu. İyi ki de yapmış! İlk okuduğumda, bir dedektif romanı gibi okudum, ikinci okuduğumda bir sınıf mücadelesi gibi algıladım, üçüncü okuduğumda tanrı meselesini sorguladım. Dördüncü okuduğumda apayrı şeyler buldum, edebi tatlar aldım. Roman dediğin, zaten bir “hayat tecrübesi aktarımı” olduğu için, bu tecrübe aktarımı konusunda, sabırlı olmayı ve iyi algılamayı ben annemden öğrendim. Annem sayesinde, kendimi samimiyetle ifade edebilmeyi, duygularımı aktarabilmeyi öğrendim. Bir de evde sürekli resim yapan, sinema konuşan bir sanat adamı vardı. Görsel tarafım da babamdan. Ne mutluyum ki, hâlâ hayattalar. Onlardan çok şey öğrendim. Hem bana verdikleri genler için hem de bana öğrettikleri şeyler için onlara müteşekkirim…

Seni senden başka kimse kurtaramaz!

‘Bayıldığım adam’ röportajı devam ediyor.Emrah Yücel’in hikâyeleri de… Bugün okuyacağınız öykü, bir insanın bir anda kurduğu düzeni küt diye terk edip, başka bir ülke de -ki orası Amerika- yepyeni, sıfırdan nasıl bir hayat kurduğunu, nasıl bir başarıya ulaştığını anlatıyor. Ben çok etkilendim. Ve her defasında olduğu gibi, yerler bana dar geliyor, yine sığamadım. Emrah Yücel’in hikâyesi salıya devam edecek… Çünkü o, 2014’te Türkiye’yi dünyada tanıtacak isim. Bence Türkiye’yle ilgili de şahane şeyler anlatıyor. Salıya, tekrar Emrah Yücel’le kaldığımız yerden devam edeceğiz…

Grafik okumaya nasıl karar verdin?

Hem sanatla uğraşmak istiyordum hem de para kazanmak. Tasarım ve reklam bana en uygun alan gibi geldi. Bir de, bir an evvel kendi ayaklarımın üzerinde durmam gerekiyordu.

Neden?

E çünkü bize öyle öğretildi. Babam eski bir solcu olduğu için biraz sıkı büyüttü. Evdeki 22 ayakkabıyı boyamadan, harçlığımı alamazdım. Her yaz, bir ay Kızılay Gençlik Kampı’nda çalışırdım. Bir ay da, terzi, marangoz, eczane, manifaturacı gibi birinin yanında çırak olarak. Üçüncü ay da, ailecek, doğanın içinde, çadır kurulan bir yere tatile giderdik. O yüzden ben de ekonomik bağımsızlığımı kazanabilmek için 18 yaşında çalışmaya başladım.

Üniversiteye girdiğin yıl mı?

Evet. Bir reklam ajansında, geceleri karanlık odada tasarımcıların yaptığı pikajların laboratuar işlemlerimi yapıyordum. Ama hızla ilerledim. Ankara’da ilk sarı sayfalar çıktığında 17 tane ilanım vardı. Grafik tasarımı okumamdaki bir etken de bu işin hızlı üretilip, sonuçlarının çabuk görüleceği bir iş olması. Tam bana göre. Mimar da olabilirdim ama insanlar ancak 50’sinden sonra usta mimar olup iyi para kazanabiliyorlar, benim o kadar sabrım yoktu…

Ayşe Arman ve Emrah Yücel, Zeynel Abidin Ağgül'ün objektifinden

Ayşe Arman ve Emrah Yücel, Zeynel Abidin Ağgül’ün objektifinden

Gençlere Tavsiyeler

Yurt dışına yerleşmek isteyen gençlere söylemek istediğin bir şey var mı? -Kendi ülkelerinde çok başarılı olmadan, yurtdışına gidip başarılı olmaları mümkün değil. Bu bir, bir de yeni jenerasyonun anlaması gereken şöyle bir şey var: Kitap okumak ve Film izlemek arasında bir disiplin farkı var. Artık gençler kitap okumuyor. Kitap okurken, bir yaşam tecrübesini, en az iki günde ya da bir haftada alırsınız. Ama satır satır algılarsınız. Kitapta bir boksör, 10 kere dayak yer, ondan sonra kazanır. Oysa bir saatin içinde izlediğiniz filmde, o hayat tecrübesini, okumadan kısa bir sürede almanız gerektiği için, boksör iki kere yenilir ama üçüncüsünde kazanmak zorundadır. Çünkü daha fazla vakit yoktur. Hep sıkıştırılmış şeyler, haliyle daha satıhta, daha yüzeyde. Tuhaf kaçacak ama ‘derinlik’ kazanmaları için gençlere kitap okumalarını öneriyorum. Çünkü ‘derinlik’ olmadan da, o gittikleri ülkede fark yaratabilmeleri mümkün değil… Başka? -“Ben biriyle tanışacağım ve hayatım değişecek!” Şimdiki jenerasyon böyle düşünüyor. “Beni kurtar!” diyor. Onunla tanışacağım ve hayatım değişecek! Yok öyle şey! Sen değiştireceksin hayatını! Seni senden başka kimse kurtaramaz!

Peki okul bitti, master bitti. Bu Amerika macerası nereden çıktı?

Üniversiteyi birincilikle bitirdim. Ardından İhsan Doğramacı bursuyla master yapma hakkı kazandım. Çünkü babam “Ya burs kazanırsın ya devlet okuluna gidersin!” demişti. Master yaparken kendi işimi kurdum, pek çok sergide, yurt dışı bienallerinde Türkiye’yi temsil ettim. Grafikerler Meslek Kuruluşu tarafından yılın grafikçisi seçildim. Yanımda insanlar çalışıyor, arabam var, evim var ama bir şeyler yetmedi işte! Bir yılbaşı gecesi karar verdim, şirketimi sattım, arabamı sattım, evimi boşalttım. İki bavulla New York’a gittim…

Kimi tanıyorsun?

Kimseyi! Bir ev kiraladım, bilgisayarlarımı aldım. Ve hemen kendime bir web sitesi hazırladım. İşlerimi koydum. Ve bunu dünyadaki ilk arama motoru Alta Vista’ya kaydettirdim. Böylece bilgisayara girip, ‘grafik tasarımcısı New York’ yazınca üç kişi çıkıyordu, biri de bendim. Tam param suyunu çekmeye başlamıştı ki Tokyo’dan güzel bir iş teklifi aldım. Sonra yavaş yavaş gerisi geldi…

New York’ta ‘başarmak’ bir sürü insanın hayalidir. Ama gerçekleştirebilenler sayılıdır. Neden onlar değil de sen? Sadece çalışmak ve disiplinle açıklanabilir mi?

Evet. Başka yolu yok çünkü. ‘Şans’ demek istemem çünkü ben şansa inanmıyorum. İnsan şansını kendi yaratıyor.

Ne kadar sürdü New York macerası?

Dört yıl. O sürede bir sürü iş yaptım, posterler, kurumsal kimlikler… Sonra bir gün New York’un en büyük ‘head hunter’larından biri Rita Sue Seigel aradı, “California’dan bir şirket seninle görüşmek istiyor” dedi ve beni Tony Seiniger’le tanıştırdı.

Eeee?

New York’ta havalı bir lokantada buluştuk. 60’larında bir adam, polosunun yakaları kalkmış, ayağına çorapsız Tods’lar giymiş. Road Island’da yatından inmiş gibi duran bir Amerikalı. Dedi ki, “Senin Uğur Mumcu için yaptığın kitap kapaklarına bayıldım. Onlarda bir film afişi tadı var!” Bir kere inanamadım, adam beni çalışmış gelmiş! Sonra bir senaryo verdi, “Bunu oku” dedi, “Ben bir hafta sonra Nicolas Cage’in fotoğraf çekimi için yeniden geleceğim, o zamana kadar bana bir takım çizimler yap!” Ve gitti. Ben de eve gittim, senaryoyu okudum, ertesi gün Borders’a ve Barnes and Noble’a gittim, senaryoda adı geçen oyuncularla ilgili ne kadar kitap varsa topladım, fotoğrafları taradım. Ertesi gün kitapları iade ettim, paramı geri aldım. Bir hafta sonraya, beş tane büyük boyutta 7’ye 100 boardlara basılmış, içinde ‘head shot’lar, aksiyon sahneleri, konuya uygun sloganlar, filmin adı, logosu, künyesiyle basılı vaziyette götürdüm. Tony geldi, gözlüklerini kafasına koydu, hepsine uzun uzun baktı, yaklaşık bir dakika 26 saniye… Ondan sonra kafamı tuttu ve öptü. Ve şöyle dedi, “Gel başla…”

Sen ne dedin?

“L. A’den de pek hoşlanmıyorum, buradan çalışsam olmaz mı?” dedim. O da “Evlat, sana ne önerdiğimi anlamadın galiba” dedi. Sonra anladım! Altı haneli bir maaşla Los Angeles’a yerleştim, o hafta bana bir BMW aldı, evim hazırdı ve benimle çalışacak ekip… O ekibin başına geçtim ve üç yıl şahane işler yaptık. Deli gibi çalışıyordum. Sonra bir gün Tony dedi ki, “Sana bir değişiklik olsun, gel seni Carmel’deki otomobil yarışlarına götüreyim. Orada seni Amerika’nın en zenginleriyle tanıştırayım…” Gerçekten de tanıştırdı. Masada beni anlatıyor, “Oğlum gibi severim” diyor, “Kendisine bir web sayfası hazırlamıştı, onu öyle buldum New York’ta” diye anlatıyor… Yanımda oturan adam birden demesin mi, “Tom Hanks’in web sayfasını yapmak ister misin?”

Neeeee?

Ben de o tepkiyi verdim! Üzerine atladım. Yaptım, bayıldılar. Hemen arkasından bana 25 isim daha verdiler. Ben de dedim ki, “Bir tane tamam da, 25 olunca bu büyük iş oluyor, benim patronumla konuşmam lazım.” “Sen bilirsin” dedi. Tony, “Para kazanacaksak, neden olmasın?” dedi, “Şirketin IT departmanını kur, sen de ortak ol ve yap!” “Tamam şahane…” Çünkü o 25 ismin arasında Brad Pitt’ler, Julianne Moore’lar, Anjelica Houstan’lar var. Aradan iki ay geçti, işleri teslim ediyoruz, oradan buradan programcılar getirtmişim, artık para da kazanıyoruz, Tony’ye dedim ki, “Hadi gel, bizim ortaklık meselesine konuşalım.” O demesin mi, “Ben düşündüm ve vazgeçtim. Seninle o işte, ortak olmak istemiyorum…”

Senin tepkin ne oldu?

Şok oldum! Kendimi yarı yolda bırakılmış hissettim. Çünkü benim için ‘söz’ her şeyden önemli. Ve ayrıldım. Ertesi gün bütün şirketi topladı, “Emrah’ı tebrik ediyoruz, kendi kanatlarında uçacak ama bizim hiçbir müşterimizle bir yıl boyunca çalışmayacağına söz verecek” dedi. “Tabii” dedim, kontrat imzalatmak istedi, “Gerek yok. Benim sözüm söz!” dedim, sarıldık, öpüştük, ayrıldık.

E şahaneymiş!

Ben de öyle zannettim! Birkaç ay sonra, kapıdan içeri bir polis girdi. “Mr. Yücel’i arıyorum!” “Benim” dedim, “Mr.Seiniger sizi, haksız rekabet ve şirketinin sırlarını satmakla suçluyor. İki milyon dolarlık dava açıyor” dedi. Avukatı da O.J Simpson’un avukatı Shapiro!

Aman Allah’ım!

Evet. Ben de öyle dedim. Mecburen ben de gittim bir avukat tuttum, saati 350 dolar filan, felaket! Onlar suçluyor, biz savunma yazıyoruz, yine suçluyor yine yazıyoruz, böyle devam ediyor.

Ne kadar sürdü?

Tam sekiz ay! Bu arada dergilere Haber oluyorum: “Seiniger, eski çalışanını sırlarını satmakla suçluyor!” diye. Oysa, en ufak bir günahım yok! Benim şahane başlayan Amerika hayatım, o anda tepetaklak oldu. Gerginlikten, sıkıntıdan saçlarım filan dökülmeye başladı. Yemek yiyemiyorum, kusuyorum. İşte tam o dönemde eşimle tanıştım. Simla bana inanılmaz destek oldu. Aramızda hiç kopmayacak bir bağ kuruldu. Aşktan, çocuklarımın annesi olmasından öte bir şeyden söz ediyorum, hayattaki en yakınımdır Simla…

Dava ne oldu peki?

Amerika’da mahkemelerde ‘aracılık’ diye bir şey var. Emekli bir yargıç seçiyorlar, o seni dinliyor, onları dinliyor, iki taraf arasında gidip geliyor, “Mahkemeye giderseniz şöyle olur, böyle olur” diye fikir veriyor, mahkemeye gitmeden halletmeye çalışıyorsun. Önce bizi dinledi, sonra Tony’yi dinledi, sonra bize geri geldi, bana dedi ki, “Sen hatalı bir şey yapmamışsın! O, seni babaannesini öldürmekle bile dava edebilirdi. Esas mesele şu: Seni çocuğu gibi görüyor. Ve kendini, çocuğunu kaybetmiş bir baba gibi hissediyor, seni cezalandırmak istiyor!” “İyi de ben 2 milyon doları nasıl vereyim!” dedim. “O sembolik bir rakam” dedi, “Onun kendisini sadece kazanmış hissetmesi önemli!” Gitti geldi, gitti geldi, önce 200 bin dolar, sonra 100 bin dolar, sonra 20 bin dolara kadar indik. İki yıl içinde ödemek kaydıyla, sanki o kazanmış gibi, birbirimizi hiç dava etmeyecek şekilde bir kontrat imzaladık. Ve bitti… Sonra arabama gitmeden tuvalete girdim. Pisuarın önündeyim. Bir baktım yanıma biri geldi. Kafamı bir kaldırdım Tony, “Seni çok sevdiğimi biliyorsun değil mi evlat?” dedi. “Bu nasıl bir sevgi ya!” dedim, “Eeee böyle” dedi, “Amerika’nın iş hayatına hoş geldin!”

Güzel hikâyeymiş…

Sonra ne oldu dersin? Ertesi gün bir telefon. “Miramax’dan arıyoruz. Baştan beri seni izliyoruz. Tony’yle hikâyelerini de biliyoruz. Seninle iş yapmak istiyoruz…” Selma Hayek’in Frida’sıydı verdikleri iş… Büyük işti. O işle ödül aldım. 1500 kişinin önünde ödülü havaya kaldırdım ve “Tony Seiniger için alıyorum bu ödülü” dedim. O günden bugüne 16 yıl geçti, sinema reklamcılığı konusunda dünyada uzman olan 25-30 şirket varsa, biz ilk yedisinin içindeyiz…

Ayşe Arman ve Emrah Yücel, Zeynel Abidin Ağgül'ün objektifinden

Ayşe Arman ve Emrah Yücel, Zeynel Abidin Ağgül’ün objektifinden