Skip to main content

Röportaj: Didem Soydan
05/07/2025, İstanbul

 

Türkçe Transkript click here for English

Didem Soydan: Merhaba, hoş geldiniz. Biliyorum, hepinizin aklında şu anda şu soru var: Bu kız burada, bu koltukta ne yapıyor? diyeceksiniz. Dürüst olmak gerekirse, ben de bilmiyorum diyeceğim size ama sevgili Fatih Bey’in ricasıyla ben de onun evinde şu anda çok değerli bir misafiri ağırlıyorum.

Sadece tasarımcı kimliğiyle değil, görsel anlatımıyla hafızamızdaki duyguları şekillendiren bir tasarımcı ile beraberiz. Ben onu sadece tek bir kelimeyle tanımlayamam çünkü yaptığı işleri araştırırsanız ne kadar çok yönlü bir sanatçı olduğunu, bir marka iletişim uzmanı ve aynı zamanda kültürel bir diplomat olduğunu göreceksiniz. Emrah Yücel, bugün benim Pazar Sohbetleri’nde konuğum. Hoş geldiniz.

Benim ilk konuğum olduğun için, aradığımda da beni hiç kırmadan hemen geldiğin için ve bu programı da aslında hazırladığın için sana teşekkür ediyorum. Çok zormuş burada oturmak.

Emrah Yücel: Bu Didem’in ilk interview’u, ilk şeyin çok önemli bir parçası olmak benim için de gurur. Aynı platformda olmak çok değerli.

Özellikle bugünlerde bizim için çok önemli bir platform. Devamlılığı sağlamak hepimiz için önemli bir misyon.

Didem Soydan: Fatih Bey dönene kadar misafirlerini ağırlamak benim için gurur ve onur verici. Aynı zamanda ekibiyle de burada beraber çalışmak… Sağ olsunlar, onlar da çok desteklediler. Umarım bizim için güzel bir yayın olur.

Sevgili Emrah, son 30 senedir New York ve LA’de yaşıyorsun. Daha yoğunlukla Los Angeles’ta yaşıyorsun yani. Ben sana en çok sorulmak istenen o soruyla başlamak istiyorum. Bütün işlerinin haricinde… Biz neden Oscar alamıyoruz?

Emrah Yücel: Vay, bu çok güzel bir soru. Aslında şöyle hatırlıyorum, geriye dönüp baktığımızda “Eurovision sendromu” diye geçen bir sendrom vardı Türk halkında. Çok benzer bir sendrom bu da. Biz neden Oscar alamıyoruz? sendromu. Güzel bir soru.

Aslında böyle bir soru için teşekkür ederim çünkü hep kronolojik bir sırayla başlanır, sen onun yerine direkt damardan girdin. Şöyle söyleyeyim, gerçekten ben 27 yıldır Los Angeles’tayım. Ondan önce de yaklaşık 5 yıl New York tecrübem var. Bu süre içerisinde gerçekten kültürü tanımak, yapıyı anlamak açısından önemli bir zaman. Üstelik sektörün içerisinde çalıştığım için bir takım dinamikleri farklı gözlerle görebiliyorsun.

Bir sürü şey dışarıdan bakıldığı gibi değil. Neden Oscar alamıyoruz? sorusu dramatik bir soru. Çünkü Cannes Film Festivali’nde onlarca ödül alıyoruz, uluslararası pek çok başka platformda Türk sineması çok önemseniyor, iyi ödüller alıyor. Ama biz neden Oscar yarışında geri kalıyoruz?

Evet, bunun o kadar basit bir cevabı var ki… Gerçekten mi? Yani meselenin özünde aslında bir lojistik problemi var.

Şimdi bakın, önce bir süreci anlatmak istiyorum. Aslında bu ilginç bir şey, ben bu süreci yıllar boyunca birbirinden farklı pek çok bakana da anlattım. Pek çok uluslararası görüşmelerde yetkililere de anlattım.

Didem Soydan: O zaman bu soru hep orada duruyor yani.

Emrah Yücel: …dramatik bir soru. Şimdi mesele şöyle başlıyor. Size önce şunu söyleyeyim. Bu aylarda aslında… Ağustos, Temmuz, Ağustos aylarında… yavaş yavaş bütün adaylar belirlenmeye başlıyor ülkemizde. Peşinden, bu adayların içinden bir tanesi… Eylül başı gibi netleşiyor ve… ilan ediliyor. Buna çok sevinen yapımcılar… bununla ilgili nasıl bir proje yürüteceklerini… Eylül içinde konuşuyorlar… ve bununla ilgili doğal olarak… sinemacılık can çekiştiği için… bir ödenek almak üzere ekim ayında… Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın kapılarını çalıyorlar. Burada kapıları açan aynı insanlar, aynı kişiler… ve… onlara bir bütçe talebiyle gidiyorlar. Diyorlar ki, biz bu filmi gidip Los Angeles’ta tanıtacağız… ve biz bundan dolayı da… bir bütçe… Her zaman aynı sorudur, her zaman aynı cevaptır. Başvurunuzu yapın, başvuru yapılıyor. Yaklaşık bir aylık bir bürokratik sürecin sonunda… ekim sonu, kasım başı… onlara tahminen 250-300 bin dolarlık bir bütçe çıkartılıyor… ve o insanlar… business biletlerini alıp… Los Angeles’a geliyorlar.

Bu kadar kısa bir süre mi oluyor hep? Tabii tabii, çok kısa çünkü kasım, aralık… ve kasım içinde geldiler… doğal olarak hemen bir araştırma yapıyorlar… biz nasıl bu projeyi tanıtabiliriz diye. Şimdi bu o prodüktörlerin… ya da o yapımcıların görevi değil aslında… bu zaten hep tekrarlanan bir pattern olduğu için… doğal olarak onun zaten önden hazırlanmış olması lazım… ama ne yazık ki o yolu herkes tek başına yürüyor. Geldikleri ilk yerlerden bir tanesi de… Los Angeles Başkonsolosluğu oluyor tabii ki… ve onlar da “Biz bilmiyoruz” diyorlar… ve hep çalışılan birtakım… PR ajansları var, onlarla bağlantılar kuruluyor… ve hep benzer bir yapı işliyor. Orada… Yani aynı şeyin içinde dönülüyor gibi oluyor. Hep aynı şeyin içinde dönülüyor ve… Los Angeles Başkonsolosluğu’nun bahçesinde… işte dönerlerin kesildiği bir yemek veriliyor ve… başkonsolosluğun listesinde yer alan isimlerden… Ayşe’nin, Fatma’nın gelip orada… bunu kutluyorlar. Fakat esas ulaşmak istediğimiz hedef kitleye ulaşamıyoruz. Kimdir hedef kitlemiz? Akademi üyeleri. Akademi üyesi olmak ne demek? Oy verenler kimlerdir, seçmenimiz kimdir? Bunlar ağırlıklı olarak ışıkçısından aktörüne… senaryo yazarından sesçisine… Hollywood’a hizmet vermiş olan… belirli bir süreyi doldurmuş olan… ve ağırlıklı olarak 45 yaş üstü… akademi üyeleridir.

Bu akademi üyelerinin yaş öncelikleri… işte demografik öncelikleri… ve ilgi önceliklerini dikkate aldığınız zaman… hep söylenen… Oscar alan filmlerin belli bir yapısının olması lazım. Evet, “formülden” bahsedilir. O çıkan formülden hareketle de… siz geriye dönüyorsunuz ve… en önemli lojistik kısmına geliyorum. Bu filmi bir yerde göstermeniz lazım. Evet. Aralık ayında siz bununla ilgili… bir sinema salonu aradığınız zaman… bulabileceğiniz bir sinema salonu yok.

Çünkü bir sene önceden… zaten bilindik ülkeler tarafından… rezervasyonu yapılmış vaziyette.

Siz bir filmi ne kadar çok gösterebilirseniz… o kadar çok oy alma hakkınız var. Ama sadece iki salonda… gece 11 seansında gösterirseniz… üstelik de bunun önüne arkasına bir etkinlik… bir kokteyl… ya da atıyorum kapısına… gelenlerin arabasını park edeceği bir bedava… vale bile olmadan yaparsanız… bunların hepsinde gerçekten o 50 yaş, 45-50 yaş üzerindeki… o insanların listesinden eleniyorsunuz.

Didem Soydan: Yani çok iyi bir ekip, çok iyi oyuncular, çok iyi bir senaryonun burada hiçbir önemi kalmıyor mu?

Emrah Yücel: Ne kadar gösteriyorsun ki? Yani çok net.

Yani, şeyi doğru mu anlıyorum? O zaman götürmezsen… kimse sana oy veremez. Anladım. Oy veremedikleri müddetçe de geride kalırsın.

Tamamen bir lojistik sisteminden… bahsediyoruz. Yani iki gösterim, üç gösterim yapılıyor en fazla. O zaman daha mı erken…

Didem Soydan: …davranmaları gerekiyor yani insanların?

Emrah Yücel: Mesela Fransa’nın 20 gösterimi, daha büyük salon, önünde arkasında etkinlik, soru-cevaplar, yönetmen ve oyuncuların katılımı… Yani bir “vibe” oluşturmak, bir enerji oluşturmak ve bunun da 20 kere tekrarlanan bir yapı olması gerekiyor. Yani aslında bu planlılık ve programlılıkla geliyor ve sizin bir sene önceden orada hangi salonlarda saat kaçta göstereceğinizi tanımlamanız gerekiyor.

Yani bütün olay aslında planlamak, doğru anlıyorum değil mi? Gösteremediğin müddetçe oy almak mümkün değil. Yani bu o kadar net bir aslında planlama problemi ki senin dediğin gibi, bu olmadığı müddetçe senin oy alman mümkün değil.

Yani meşhur fıkra vardır ya: “Allah’ım bana piyango çıkmıyor, Allah’ım bana piyango çıkmıyor.” Yukarıdan ses gelir: “Önce bir bilet al.” Yani mesele tamamen bunun üzerine kurulu, bu lojistik sistemi üzerine kurulu.

Didem Soydan: Zaman ve zamanlama. Aynı zamanda.

Emrah Yücel: Yani bunun ışığında gerçekten pek çok, bence çok iyi yönetmenlerimizin çok iyi filmi var. Tartışmasız, zaten ödüller de bunları gösteriyor.

Ama bunların gittiği noktalarda tıkandığımız yer gerçekten çok basit. Bakın bir hikaye anlatacağım. Bazen biz bir şeylerin arkasında hep böyle komplolar arıyoruz; işte bir “lobi” var, o lobiyi biz aşamıyoruz Türkiye olarak. “Genetik bir şey var,” öyle bir hep başka sebep arama meselesi. Alfred Hitchcock’un çok ilginç bir hikayesi var. Rope diye bir filmi var, ismini yanlış hatırlamıyorsam. Bu filmde bir cesedi, bir partinin ortasında bir sandığın içine koyuyorlar. Ve o cesedi sadece iki kişi biliyor. Film onun çevresinde

geçiyor. Hem hafif komik, hem de gerilim barındıran bir film. 15 dakika boyunca Alfred Hitchcock non-stop kamera yapıyor. Kamera hiç kesilmiyor, çevresinde dolanıyor. Ve bütün bu süre içinde kameranın kesilmemesinden dolayı… işte bütün Hollywood Reporter, Variety, röportajlarda herkes ayaklanıyor: “Tiyatroya geri mi dönmek istiyorsunuz? Niye böyle bir şey deniyorsunuz? Bu deneme ilk defa yapıldı, neden 15 dakika hiç kesinti yok?” Bununla ilgili sorular soruluyor. Hitchcock’un cevabını biliyor musunuz? “Şişmanın bir kerede bitmesini istedim.” Nasıl? “Şişmanın bir kerede bitmesini istedim.” Çok iyi. Yani sebep her zaman o kadar karmaşık bir şey değil. Bazen çok basit bir şey. Yani filmini gösteremezsen, oy verecek insan azalır. Bakın, vale meselesinin bile bedava olması o kadar önemli ki o insanlar için. Bunlar orada çalışmış, emek vermiş insanlar. Ve kısıtlı şartlar altında Los Angeles gibi bir yerde yaşıyorlar. Ki Los Angeles şehir olarak gerçekten dışarıdan bakınca çok parlak, “glamorous” bir şehir olarak gözüküyor. Ama içinde yaşayanlar için ayrı bir şehirdir.

Didem Soydan: Evet, her yere arabayla gidilmesi gereken bir yer olduğunu da ben çok şaşırmıştım öğrendiğimde.

Emrah Yücel: Evet, Los Angeles öyle bir şehir.

Didem Soydan: Bu arada, ben senin hayat hikayeni öğrendiğimde çok çeşitli yerlerde bulunup, öyle bir çocukluk ve öyle bir gençlik geçirdiğini… yani Türkiye’nin birçok yerinde bulunduğunuzu, annen ve babanın öğretmen olmasından dolayı… Ben de bir öğretmen çocuğu olarak, çok fazla yerde bulunmanın getirdiği çeşitliliği ve çok yönlülüğü, farklı insan gruplarıyla tanışmanın ne demek olduğunu biliyorum.

Şehirlerin insanlara verdiği duyguları da az çok hem çocukluğumda hem de büyüme evremde tecrübe etmiş biri olarak… Ben senin hikayende ilk olarak New York’ta bulunduğunu biliyorum, 5 sene kadar. Ama yaklaşık 25 senedir de Los Angeles’tasın. Senin gibi, şehirleri markalaştıran, onları kimliklendiren, onlara kimlik katan, onları geniş kitlelerle buluşturan çalışmalar yapan biri olarak… Senin Los Angeles’ta tutan şeyin ne olduğunu çok merak ettim. Çünkü ben seni hep New York’la eşleştiriyorum ve eğer fırsat verseydin, İstanbul’u paralel bir şekilde New York’a çok benzetiyorum; kaosunu, 80 milletten insanın içinde barınmasını. Nedense seni hep orada bir ruh bulursun gibi düşünüp, orada yaşayacağını düşünmüştüm. Ama sen Los Angeles’ı tercih etmişsin. Bunun sebebi nedir?

Emrah Yücel: Çok güzel bir soru. New York tabii ki benim de kalbimde yatan en heyecan verici yerdi. Ben Ankara’dan, İstanbul’da hiç yaşamadan New York’a yerleştiğim zaman, erken 90’lı yıllarda, benim için New York gerçekten dünyanın başkenti ve yaşanacak tek yerdi. O dönemler de aslında bizim “Giuliani öncesi” diye tanımladığımız dönemdi New York’ta.

Gerçekten Giuliani, Chicago Emniyet Müdürlüğü’nden New York’a gelmeden önce — yani çok ciddi bir faşisttir Giuliani — New York’a gelmeden önce, o emniyet müdürlüğü güvenlik meselesini tamamen New York’a taşıdı ve New York’un ruhunu öldürdü. Artık New York eski New York değil, New York benim için büyük bir alışveriş merkezi şu anda. Ama Los Angeles hâlâ içinde pek çok şeyi barındırabiliyor.

Didem Soydan: Tabii, yani şöyle söyleyeyim. Ben de orayı “alışveriş merkezi” olarak tanımlıyorum kafamda. Shopping mall’ları çok meşhurdur. Evet.

Emrah Yücel: Aslında birazcık orada derin Los Angeles’a girmek lazım. Beni Los Angeles’a en çok çeken şeylerden bir tanesi aslında kültürü. Bakın.

Didem Soydan: Çok şaşırttın, sözünü bölmek istiyorum. Hani bizler… Ben de orayı bir alışveriş merkezi olarak tanımlıyorum dedim az önce ama sanki Los Angeles’ın tarihsel bir kültürü yokmuş gibi geliyor bana.

Hani New York o kültüre sahipmiş de, Los Angeles sonradan kurulmuş ve Hollywood’un orada olması, hep set halinde olmasından dolayı senin şu an bir kültür tarihi olduğunu söylemen ilgimi çekti.

Emrah Yücel: Yakın tarihten bahsediyorum tabii ki ama şöyle söyleyeyim; bir kere Amerika meselesine daha derin bakmak lazım. Amerika, Avrupa’dan tutunamayanların geldiği yer. Yani özellikle işçi sınıfının, fakirlerin gemilere atlayıp gelip yeni fırsatlar değerlendirmek üzere geldikleri yer. Aristokratlar çok sonra geldi.

Didem Soydan: Böyle bir ayrım var tabii tarihsel olarak.

Emrah Yücel: Ve gerçekten kaybedecek hiçbir şeyi olmayanlar.

Didem Soydan: Yani işçi sınıfı mı, dünyayı yönlendiren bütün o filmleri yapan kesim mi?

Emrah Yücel: Aslında mesela Gangs of New York diye bir film vardır Martin Scorsese’nin. Oraya baktığınız zaman, yani o Soho denen, South of Houston Street’in altı, New York’ta ilk yerleşim merkezleridir ve orada birbirinden farklı koloniler oluşmuş ve bunlar birbirleriyle hep kavga etmişlerdir. O film bunu çok güzel anlatır.

Aslında o gerçek kavganın altyapısıdır bu; Amerika’da şehrin nasıl oluştuğu. Sonra New York, böyle yavaş yavaş bölünerek büyümeye başlayınca bu fırsatlar, gelenlerin yoğunluğuyla birlikte batı yakasına bir göç başladı ve orada yeni topraklar, özellikle altına hücumla San Francisco bölgesi gelişmeye başladı. Ve bunların hepsine insanlar yürüyerek, atlarla, arabalarla gittiler.

Şimdi o dönemde, mesela benim Los Angeles’ta en çok ilgimi çeken, sonradan bağlayacağım bir konu var. Los Angeles’taki yerleşimlerin hemen sonrasında, devletin oluşmasıyla birlikte orada kural koyucular ve kuralları uygulaması gereken bir yapı oluşuyor. Aslında New York’taki ilk yıllardaki gibi bir yapı.

Ve burada yavaş yavaş polis, farklı grupların bir araya gelmesiyle birlikte mesela Los Angeles, ilk dedektiflik yapısının oluştuğu yerlerden biri. Özellikle Dashiell Hammett gibi pek çok dedektif romanı kahramanı bu dönemlerde çıkıyor, San Francisco’da.

Hani bizim o Bruce Willis’in Mavi Ay dizisinde hep geriye dönük olarak izlediğimiz o karakterler, jaluzilerin arasından bakan femme fatale’lerin odaya girdiği ve bir hikaye anlattığı ilk hikayeler o dönemlerde, 40’larda başlıyor. Ve Los Angeles’ta çok ilginç cinayetler var, bunların kitapları var. LAPD’nin arşivlerine girildi, sonradan bunlar çıkartıldı. Çünkü orada o kadar farklı gruplar bir araya gelmiş ki ve bu grupların karışımından çözülemez ilginç hikayeler doğmuş.

Black Dahlia hikayeleri var mesela, çok meşhur. Bunların filmleri de yapıldı. İşte o hikayelerin tümünden dolayı orada oluşan bir kimlik var. Bu edebiyatta, Dashiell Hammett’larla başlamış, New York’lu bir yazar olmasına rağmen tüm o atmosfer aslında Los Angeles’a taşınmış.

Öte tarafta mesela Film Noir diye bir akım var. 30’larda, 40’larda başlamış. Aslında Almanya’daki Fritz Lang’ın sinema dilinden çok etkilenen Amerikalıların, siyah beyaz, sert gölgeler, aşağıdan kamera açılarıyla oluşturduğu bir akım. Film Noir’ın doğduğu yer aslında Los Angeles.

Didem Soydan: Aslında sen bize şu anda bir şehrin kimliğinin nasıl oluştuğunu anlatıyorsun.

Emrah Yücel: Hemen peşinden mesela bunun müzik tarafı var. Benim en çok sevdiklerimden bir tanesi.

Jerry Bruckheimer diye bir besteci var. Mesela onun Chinatown filmi. Hatırlarsın, Chinatown biraz daha eski bir filmdir, Jack Nicholson’ın oynadığı, Polanski’nin yönettiği.

Didem Soydan: Ben onu hatırlıyorum.

Emrah Yücel: Bravo. Daha çok hatırlayacağın mesela Basic Instinct. Bunların temalarının tümü Jerry Bruckheimer tarafından bestelenmiştir. Sharon Stone’un olduğu o filmdeki müzik türü de “LA Noir” diye geçer.

Didem Soydan: Yani şu anda sohbete buradan katılanlar için filmlerden örnek veriyorsun. Aynı zamanda Emrah Yücel’in yaptığı, hepimizin gönlünde yer etmiş, hepimizin hikayelerinde olan filmlerin afişlerini yapan birisinden de bahsediyoruz.

Her ne kadar bu senin için çok tekrar eden bir anlatım olsa da bence bu seni şu an yeni tanıyacak insanlar için çok değerli. Sen bütün bu duyguları yansıtan, şehirleri ve hikayeleri anlatan filmlerin afişlerini yaptın. Seni buraya getiren şey bu muydu yani Los Angeles’ta olmanı sağlayan?

Emrah Yücel: Afiş aslında onun son ürünlerinden bir tanesi.

Yani size bir proje geldiği zaman, öncelikle bu projenin bir strateji ve tartışma süreci var. Sen orada şunu konuşuyorsun: Biz burada ne satacağız? İnsanların cebinden alacağımız o 9 doları ne için verecekler? Bu bir portre mi olacak, Tom Hanks portresinden mi verecekler bu parayı? Çünkü Tom Hanks’ın bir “narrative”i var, bir anlatım şekli var. Ve anlatım şekli doğal olarak insanların kafasında bir şey oluşturuyor. “Ben bu filme girersem alacağım şeyin ne olduğunu biliyorum” hissiyatı var.

Didem Soydan: Sözünü bölüyorum, benim odamda yıllarca duran bir Kill Bill afişi vardı. Yıllar sonra seni tanıdığımda, o afişi tasarlayanın sen olduğunu duyduğumda şok olmuştum mesela.

Emrah Yücel: Onun için çok önemli bir proje, tabii tarihsel olarak önemli bir proje. Avatar gibi. Evet.

Avatar diyorum bu arada. Ama Frida da benim için önemli bir projedir ya da ne bileyim Fifty Shades of Grey. Ama benim için mesela Kill Bill o kadar önemli değil. Neden? Çünkü Tarantino’nun zaten Bruce Lee’nin Game of Death filminden o sarı eşofmanı alıp karakterine giydirme kararıdır. Gerçek yaratıcı olan odur. Bugün aynı fotoğrafı siz, atıyorum, Eskişehir Üniversitesi öğrencilerine gösterseniz onlar da onu seçerdi.

Didem Soydan: Basit olabilir ama asıl olay onu çok sade bir şekilde anlatıp vurucu olması değil midir?

Yani sen bunu başaran tasarımcılardan birisin.

Emrah Yücel: Yani herhalde kariyerimde binlerce bu tip proje yapmışımdır. Yaklaşık 20 yıl sinema reklamcılığı üzerine çalışma şansım oldu.

Sadece sinema değil, aynı zamanda televizyon dizilerinde de… Yani ben HBO ilk çağırdığında, “Elimizde Sopranos diye bir dizi var” dediklerinde, onun müzikle ilgili bir dizi olduğunu düşünmüştüm.

Didem Soydan: Nasıl? Senin eserlerinden biri olduğunu çok geç öğrendim. Birçok işini zaten biliyor ve takip ediyordum ve Sopranos benim en favori dizilerimden biridir bu arada.

Senin yaptığın her şeyle o kadar gurur duyuyorum ki… Her adın geçtiğinde anlatmaya çalışıyorum, yaptığın her şeyi.

Emrah Yücel: Çok teşekkür ederim. Yani bu bir sektör. Ben bu sektörün içinde bir dişli olarak çalıştım. Benzer sohbetlerde hep o çizgiyi aşağı çekmek için özellikle bir çaba gösteriyorum. Farkındayım.

Bu sektörün içinde bir insan olarak, o sen olduğun için gelmiş değil; sen orada bir hizmet veren ajansın var. Biz bunun içinde bir yapıyız. Yani stüdyodaki bir yönetmenin kararı, oyuncunun kararları, oradaki erk, ondan sonra projenin nasıl satılacağına karar verilmesi… Şu örneği özellikle vermek istiyorum: Mesela Avatar filmine biz iki yıl önce başladık, film gösterilmeden, çekilmeden önce.

Didem Soydan: Daha film çekilmeden önce mi başladınız afişini yapmaya?

Emrah Yücel: Kamera, 12 yıl boyunca o filmin teknolojisinin geliştirilmesi için bekledi. Ama Avatar filmine baktığınız zaman, siz bu filmi gerçekten Titanic filmi gibi satabilirsiniz, hikâyesini. Neden? Bak çok net söylüyorum. İki tane farklı sınıftan insan var. Upper deck, lower deck değil mi? Yani alt güverte, üst güverte. Leonardo alt güvertedeydi. Evet. Kate üst güvertedeydi. Bunlar sınıf olarak da ayrılmışlardı. Birisi daha zengin, aristokrat; diğeri daha fakir.

Şimdi bu ikisinin imkânsız aşkı ve bu imkânsız aşkın trajedi üzerinden tanımlanması…

Trajedi nedir? Yunancadaki “tragedia”dan gelir. Karakterinizi öyle bir noktada bırakacaksınız ki; yani tren yolunda bir eliyle karısını tutacak, öbür tarafta çocuğu var… Ne yaparsa yapsın sonuç kötü olacak. Biz onun kararını izleriz. Bunu Türk dizileri çok iyi bilir ve çok iyi kullanır. O kararsızlık anını biz zevkle izleriz.

Aynı şey Avatar için de geçerli. Orada da başka bir durum var: Dünya’dan bir dişi karakter, diğer tarafta dünyada engelli olan bir erkek karakter var. Ve bu ikisinin imkânsız aşkını, o gezegeni, o ekosistemi bozan bir ticari yapının trajedisi içinde izliyoruz.

Şimdi burada James Cameron’la konuşulan hikâyenin en temeli buydu. Bu bir romantik film olarak satılabilirdi. Rahatlıkla o film romantik olarak satılabilirdi. Çünkü daha önce 12 yıl boyunca kimsenin ulaşamadığı bir box office, bir satış başarısı var.

Bu, uzun süre üzerinde gidilen bir yöntemdi. Ama sonradan biz bu stratejiyi bırakıp birazcık daha DC Comics, Marvel gibi, daha heroik ve aksiyon odaklı bir satışa yöneldik.

Ki benim için mesela o anlamda ortaya çıkan son ürün çok heyecan verici değil. Tıpkı Kill Bill gibi, Avatar projesi de benim için çok önemli değildir.

Didem Soydan: Senin için önemli değil ama bizim için senin bunları yapman tabii ki de çok önemli. Çünkü burada Türkiye’yi temsil etmek var. Dediğim gibi, ben seni tanımlarken aynı zamanda bir kültürel elçi olarak da tanımlıyorum.

Emrah Yücel: Aslında kapıları kırıp oraya gidip bir şeyler yapmak konusunda bir öncü olmak gibi bir misyon oluşmuş. Bu da bir sürü insanı teşvik etmiş; birçok insan bunu hedef almış, bundan heyecanlanmış. Ben bunu önemsiyorum.

Yani ben orada bunu yaparken “bir Türk olarak yapayım” gibi bir motivasyonum yoktu. Ailemden gelen eğitimim, yapım, doğal olarak bu tip şeylerle şekilleniyor. Çok net hatırlıyorum, mesela o zamanlar stüdyolarda bir senaryoya, bir esere, bir sinema eserine baktığım zaman yaptığım yorumlarla… Atıyorum, “Burada bir Raskolnikov görüyorum, bir Raskolnikov’un trajedisi var” diyorsun. Ya da “Buna baktığım zaman burada bir Delacroix resmi ya da bir barok resim ışığı var” diyorsun. Oradaki stüdyo

yöneticilerinin, yönetmen dışında, böyle bir fikri yoktu. Ve doğal olarak senin o kültürel altyapın onlarda bir şok etkisi yaratıyordu. Yani burada mesele Türk olman değil; sen bir dünya vatandaşı olarak meseleye nasıl bakıyorsun? Ne sunuyorsun?

Didem Soydan: Biraz önce Los Angeles’ı anlatırken şehir kimliklerinden bahsettin. Senin Türkiye’de şehir markalaşmaları üzerine çalıştığını biliyorum ama hangi şehirler olduğunu tam hatırlamıyorum. O yüzden buna değinmeni çok istiyorum.

Çünkü ben şehir markalaşmasının ne olduğunu, senin yaptığın çalışmalardan öğrendim. Aslında sinemaya çok benziyor değil mi? Evet, çok benziyor. Bir hikâyenin tanımlanması, ana karakterlerin alınması, nasıl sunulacağı… Bütün bunların şehirlere uygulanabileceğini senin çalışmalarından gördüm. O yüzden izleyenlerin de bunu bilmesini istiyorum. Mesela Türkiye’de hangi şehirler senden bunu talep etti? Ve bizde gerçekten böyle bir talep var mıymış? Galiba İzmir bunlardan biri değil mi?

Emrah Yücel: Bir tanesi, hatta öncüsü diyebilirim. Ama İzmir her şeyin öncüsü değil mi?

Didem Soydan: İlk kurşun oradan, ilk birahane oradan, ilk tiyatro, ilk rakı fabrikası… Hepsi oradan.

Emrah Yücel: Oradan, ilk Sezen oradan…

Didem Soydan: Belki de birçok değerli ismi şu an sayamadım, izleyenler bana kızacak.

Emrah Yücel: Önce teşekkür ederim. Gerçekten sinemadan şehirleşme meselesine güzel bir geçiş yaptın. Biz buna “destinasyon markalaşması” diyoruz.

Didem Soydan: Yani lokasyon markalaşması.

Emrah Yücel: Evet. Destinasyon dediğin zaman, bu büyük çatının altında birçok başlık var. En üstte ülke markalaşması.

Altında şehirler, bölgeler, kültürel yapılar, etkinlikler gibi bir hiyerarşi var. Ülke zaten belli. 2014-15-16 yıllarında Türkiye’nin dünyadaki markalaşma projesini yürüttüm. Turkey: Home of… kampanyası benim kampanyamdı.

Didem Soydan: O yüzden bundan bahsetmeni çok istiyorum. Ben bunu duyduğumda çok şaşırmış ve çok memnun olmuştum. Peki, bunu hangi şehirlerde yaptın?

Emrah Yücel: Turkey: Home of… kampanyasının altında mesela, Katar’ın stratejisinde çalıştık. San Antonio, Hawaii’de Hilo şehri, Nepal, Nijerya, Kenya gibi pek çok ülkede şehir ve bölge markalaşma projeleri yaptık.

Bölge derken mesela Napa Valley, Kapadokya, Pamukkale gibi, bir ile veya ilçeye ait olmayan genel bölgelerden bahsediyorum. Türkiye’de de karşılığı olarak Bağ Yolu, Likya Yolu gibi düşünebilirsin.

Didem Soydan: Yeterince lokasyon örneği verdin, aynen.

Emrah Yücel: Bunun altında müzelerden etkinliklere kadar pek çok farklı proje var. Türkiye’de altı büyük şehrin markalaşmasını yapma şansımız oldu.

Buna İzmir’le başladık. Peşinden Gaziantep geldi, sonra Çanakkale, Bursa, Bergama, Kocaeli… Şu anda da görüşmeler yaptığımız başka şehirler var.

Didem Soydan: Kocaeli beni çok şaşırttı.

Emrah Yücel: Evet, Kocaeli çok şaşırtıcı.

Didem Soydan: Peki, Kocaeli bunu bir şehir olarak mı talep ediyor yoksa daha üst bir kurulun kararıyla mı oluyor?

Emrah Yücel: Aslında bir arayış oluyor. Bak, az önce anlattığım “ilk kurşun” meselesi gibi. Kocaeli’nin algısıyla ilgili çok basit bir formül anlatacağım sana. Kocaeli’nin %78’i ormanlarla kaplı bir şehir. Ama bizim Kocaeli algımız neden “sanayi şehri”?

Sebebi çok basit: Yol üzerinde olması. İstanbul’dan çıkıp Anadolu’nun herhangi bir yerine giderken gördüğünüz Kocaeli tabelasının olduğu yer, hep fabrikalarla dolu. O yüzden algı öyle. Halbuki oraya sapıp şehre girdiğinizde, Yüzüklerin Efendisi’ndeki gibi ormanların içinden geçiyorsunuz.

Dünyadaki en önemli “RV” (Recreational Vehicle) kamp alanlarından biri. O kadar geniş orman alanları var ki…

Şimdi Kocaeli’ni burada övmek istemiyorum ama baktığınızda gerçekten açık ara fark yaratan bir doğası var. Ama algısı başka. Çünkü oradan sadece geçtiğiniz için böyle görüyorsunuz.

Bazen şehrin içinde yaşayanlar bile şehrin — bizim “genius loci” dediğimiz — ruhunu algılayamıyor.

Didem Soydan: “Genius loci” iki şekilde kafamda canlanıyor. Cin mi yoksa DNA gibi mi?

Emrah Yücel: “Cin” gibi düşün. Oradan kaynaklanıyor. Genetik gibi. “Gen”, “cin”, hepsi aynı kökten geliyor. “Loci” de Latince lokasyon demek. Yani “bölgenin ruhu”.

Didem Soydan: Bölgenin ruhu… Çok güzel.

Emrah Yücel: Şimdi iki basit örnek vereceğim. Mesela Las Vegas. Hepimizin bildiği bir şehir. Las Vegas’ta yaşayanlar için şehrin ruhunu okumak zordur. Çünkü adam orada kalkıyor, işe gidiyor, çocuğunu okula gönderiyor, akşam yemeğini hazırlıyor.

Didem Soydan: Ben de önce hep otellerde çalışanlardan ibaret sanıyordum. Sonra bir belgesel izlediğimde bambaşka bir yaşam olduğunu öğrendim.

Emrah Yücel: Aynen öyle. Ama Las Vegas’ın “genius loci”si ancak dışarıdan bakarak okunabilir. Onun sloganı çok meşhurdur:

Önce İngilizcesini söyleyeyim: What happens here, stays here. Yani “Burada olan burada kalır.”

Bu da aslında “Günah Şehri” (Sin City) olma meselesinin sağlaması gibi. Yani “Gel, burada özgürlüğünü yaşa, ne yapmak istiyorsan yap” demek.

Didem Soydan: Bir şehir, bir reklam sloganıyla çekici hale getirilebilir mi? Kalkındırılabilir mi?

Emrah Yücel: Çekici hale getirilebilir ama kalkınmak ayrı bir konu; onun için altyapı gerekiyor.

Mesela New York neden “Big Apple”? Çünkü Frank Sinatra ne demiş? If you can make it here, you can make it anywhere. Yani “Burada başarabiliyorsan, her yerde başarabilirsin.”

Didem Soydan: Bu biraz İstanbul için de geçerli değil mi? Aynı şeyi düşünüyor musun?

Emrah Yücel: Aynen. İstanbul’da da “İstanbul, seni yenmeye geldim” metaforu var ya… Big Apple da öyle. Isırması çok zor, ama eğer oradan bir ısırık alabilirsen o senindir.

Aslında bu, şehrin ruhunu anlatan bir hikâye, bir anlatıdır. İzmir’de de dediğin gibi; ilk bira fabrikası, ilk rakı fabrikası, ilk hastane, ilk kurşun, ilk fuar, ilk kadın oyuncu, ilk futbol takımı, ilk tren istasyonu… Bitmez.

Bunları geri dönüp okuduğun zaman şunu görüyorsun: Oranın ruhu “öncü olmak” üzerine kurulu. O yüzden sloganı da “Öncülerin Şehri İzmir.” Ve neden Anadolu, İzmir’e “Gavur İzmir” diyor?

Didem Soydan: Neden?

Emrah Yücel: Çünkü hep öncü. Hep “pioneer” olmuş. İzmirlinin bunu görmesi zor ama biz bunu tanımlayıp, önce stratejisini yapıp, bahsettiğim gibi her şeyin data’ya, araştırmalara ve anketlere dayanması lazım.

Sonrasında bunu yorumlayacak bir “değerler haritası” oluşturmak lazım. Nedir değerler haritası? Mesela mitolojik değerler, mimari değerler, tarihi değerler, ünlüler, gastronomik değerler, tekstil değerleri…

Sonra bütün bunları bir araya getirip, karmaşıklaştırıp, aralarındaki o sihirli bağı bulmak…

Didem Soydan: Ben burada sözünü bölüyorum şimdi. Hep şunu düşünüyorum:

Türkiye’nin çok partisi var, çok farklı görüşleri var ve bunların geçmişleri, sebepleri, tarihleri, zenginlikleri… Gerçekten bu kadar tarihi derinliği olan bir ülkenin şehirleri, bütün bu araştırmalar, bütün bu tarihsel bilgi, lokasyonlar, insanlar, ünlüler, tarihi değerler… Hepsi bir araya gelip üzerinde çalışılsa, inanılmaz bir ticari kalkınma yaşanmaz mı? Yoksa ben burada oturan bir model kız olarak hayallere mi kapılıyorum?

Sen, şehir markalaşması yapan, danışılan, ülkeyi tanıtan işlerin başında bulunan, kimliklendiren biri olarak… Bununla ilgili bir cevabın var mı? Bu benim en çok merak ettiğim şey.

Aslında şöyle söyleyeyim: Buradan ticari bir şey yapmak için önce kültürel bir şey yapmak lazım. Evet, ama bu sonra bütün sektörlere ticari olarak geri dönmez mi?

Emrah Yücel: Aslında Turkey Home kampanyasının altında yatan fikir buydu.

Şimdi baktığın zaman bir şeyin pazarlamasını yaparken ya da markalaşmasını oluştururken — ki biz sadece sinema değil, lokasyon reklamı da yapıyoruz — aynı sistem geçerli.

Didem Soydan: Olmamasına imkân yok diye düşünüyorum ya, yanlış mı düşünüyorum, çok mu heyecanlıyım?

Emrah Yücel: Aynı zamanda kurumsal, yani ticari markalaşma da çok yapıyoruz. Ama hepsinde aynı sistem söz konusu. Turkey Home kampanyasında şöyle bir altyapı vardı: Branding’de size ait özgün bir söz bulmanız lazım. Tıpkı İzmir’in “Öncülerin Şehri”, Las Vegas’ın “Sin City”, New York’un “Big Apple” olması gibi.

Özgün olan nedir? Diğerlerinde olmayan…

Şimdi “Turkey: Home of…” dediğinde, Anadolu topraklarına baktığında, kaç medeniyet var? 36.

Didem Soydan: Burayı kesmeyin de, ben burada bir güzel rezil olayım. Şu koltuğa neden oturduğumu herkes anlasın, taşlasınlar beni.

Emrah Yücel: En yakın ülke Çin, onda 19.

Didem Soydan: Bu arada şunu düzelteyim, binlerce yıllık diyecekken “binlerce” dedim, kendime gol attım.

Emrah Yücel: İlk çağlardan Likyalılar’dan Selçuklulara, Osmanlı’ya kadar… Gerçekten bu topraklarda geri dönüp baktığınız zaman, o ilkokul kitaplarındaki timeline vardı ya, orada Adem’le Havva ile başlayan mesele, Göbeklitepe’yle birlikte 10 bin yıl geriye atıldı. Tarih kitapları değişecek.

Daha o dönemde orada bir sunak var. Bırak elma yemeği, daha o dönemde bir dinsel altyapı, bir kült ritüel var.

Didem Soydan: Profesörlerin kitapları, unvanları değişecek yani.

Emrah Yücel: Aynen öyle. Şimdi, bundan dolayı Türkiye o kadar çok katmanlı ve bir sürü şeyin “evi” olmayı aday ki, bunu başka bir ülke söyleyemez. Bu bizim özgün değerimiz.

Fikir de oradan çıkıyor: Baklava da, misafirperverlik de, yoğurt mayası da bizde… O zaman “Turkey: Home of…” diyorsun ve bunun altına farklı modüller koyuyorsun. Çünkü Türkiye’ye gelen her turistin farklı bir talebi var.

Amerikalı gelir, 10 bin dolar bırakır, rehberle gezer, kalabalığa karışmaz, lüks otelde kalır. Rus’un beklentisi güneş, deniz, kumdur. Alman kışın bile gelir, çünkü Almanya’dan daha ucuz. Kimisi kültür için, kimisi sağlık için gelir, kimisi gastronomi için…

Böylece modüler bir sistem kurman lazım ama bunun üstünde bir çatı fikir olması gerekiyor. Turkey Home da buradan çıktı.

Şimdi soracaksın: Bu neden artık yok? Biz bunu 2014, 2015, 2016’da yaptık. Ama şu an yürütülen turizm kampanyalarının hiçbirinde bu çatı fikir yok.

Didem Soydan: Gerçekten sormak istiyorum: Velev ki mesele Türkiye sevdalılığı değil, ülkeyi tanıtmak değil. Ama olay tamamen para olsa bile, bu kadar değerli malzeme varken neden yapılmıyor?

Emrah Yücel: Şimdi, tabii ki senin bazı organik avantajların var. Bu kadar merkeze yakın olmak, çok elverişli doğaya sahip olmak…

Ama artık mesele sadece bunlar değil. İnsanlar İzlanda’ya da gitmek istiyor, Sibirya’ya da… Bugün Suudi Arabistan bile çok ciddi şekilde turizme yatırım yapıyor.

Bütün mesele, senin bunu nasıl konumlandırdığın. İki ada örneği vereyim:

Balayı için nereye gidilir?

Didem Soydan: Genelde Asya ülkeleri, egzotik yerler… Hawaii derler.

Emrah Yücel: Aynen. Elvis Presley filmlerinden bu yana, Hawaii balayında gitmek için işlenmiş bir destinasyondur. Bugün Hawaii’de çekilen bir filmde %51’e kadar geri ödeme var.

Aynı uzaklıkta, aynı iklime sahip Fiji Adaları’ndan aklına bir film geliyor mu?

Didem Soydan: Hayır.

Emrah Yücel: Aslında Karayip Korsanları Fiji’de çekildi ama kimse bilmez.

Didem Soydan: Çok iyi!

Emrah Yücel: Bu tamamen destinasyon politikasının nasıl kurulduğu, nereye yatırım yapıldığıyla ilgili. Mesele dergi ilanı vermek değil.

Burada esas olan, o “word of mouth”, yani kulaktan kulağa oluşturacağın yapı. O yüzden hâlâ Özbekistan’dan bile balayına Hawaii’ye gidiliyor. Çünkü baba Elvis Presley’den duymuş, çocuk da Adam Sandler’dan referans almış.

Aynı şey şehir markalaşması için de geçerli. Türkiye’de şehir markalaşması daha çok Avrupa fonları, Dünya Bankası, Kalkınma Ajansları gibi kaynaklarla yürütülüyor. Politik müdahale çok olmuyor. O yüzden hâlâ yapılabilir.

Didem Soydan: Benim hayalimde hep Edirne vardır. Hem Kırkpınar güreşlerinden, hem lokasyonundan, hem Avrupa şehirlerine yakınlığından dolayı… Ticari olarak da kalkınabilir bir cevher gibi geliyor. Senin gönlünde de böyle bir şehir var mı?

Emrah Yücel: Var. Aslında iki tane var ama bazılarını yapmak istemezsin çünkü büyük hedef olursun. İstanbul ve Antalya mesela…

Didem Soydan: Neden hedef olursun?

Emrah Yücel: Çünkü herkesin o konuyla ilgili bir fikri var ve çok tartışılır. Kendini korumak istersin.

Ama gönlümdeki şehirler… Mesela Mardin’i çok değerli buluyorum. Muğla’yı çok değerli buluyorum. Gaziantep’in gastronomi şehri olması sürecinde UNESCO başvurusunda çalıştık. Gaziantep bunu başardı, tekrarlanabilir.

Ben mesela Tokat’a gittim, çok etkilendim. Dağlarla çevrili, sanki bir Kyoto gibi…

Didem Soydan: Mesela!

Emrah Yücel: Ben Tokat’ın Kyoto’yla kardeş şehir olmasını çok isterim.

Didem Soydan: Senin tüm şehirleri markalaştırmanı o kadar isterdim ki… Bu benim Türkiye’yle ilgili en büyük hayallerimden biri. Ama şimdi yine filmlere dönmek istiyorum. Çünkü sen çok güzel bir Hawaii örneği verdin.

Afiş konusuna gelmek istiyorum. Hollywood’a dönelim. Filmin afişi aslında o filmin tek penceresi değil mi?

Emrah Yücel: Çok güzel bir konuya geldin. Evet, afiş bir ürünlerden biri. Ama bizim o sektörden yavaş yavaş uzaklaşmamızın sebeplerinden biri de bu.

Özellikle dijitalleşme… Streaming platformları, yani üyelikle izlediğin servisler… Eskiden bir filmin bir afişi olurdu. Mesela gözünü kapat, Godfather dediğimde Marlon Brando’nun siyah beyaz portresi gelir aklına, göğsünde kırmızı bir karanfil.

Ama şimdi Netflix’te, Apple’da, Prime’da aynı film için farklı onlarca ana görsel var. Çünkü senin gördüğünle benim gördüğüm farklı.

Netflix gelir ve der ki: “Ben sana 40 tane kutu vereceğim, içine farklı görseller koyacaksın.” Yani bir tane yapmak yerine 40 tane yapıyorsun, ama bütçe artması gerekirken küçülüyor.

O yüzden eski heyecanı kalmadı. Daha prestijli projelere odaklanıyoruz.

Didem Soydan: Peki, şu an seni heyecanlandıran bir iş var mı?

Emrah Yücel: Çoğu projemiz gizlilik sözleşmesine tabidir. Hatta web sitemizde “kasa” dediğimiz bir bölüm var, halka açık değildir.

Didem Soydan: Yani bize ipucu bile vermeyeceksin?

Emrah Yücel: Ben şunu seviyorum: Kitlelerin sandığı algının dışında, gerçekte nasıl bir algı olduğunu bulup, onu yeni bir dil haline getirmek…

Mesela Bursa’da bize “Arap turistler köylere geliyor” dediler. Araştırdık, Araplar değil, Japonlar ve Koreliler geliyordu. Çünkü Araplar dizileri izlerken, onları Game of Thrones’un Türk versiyonu gibi izliyor. Tarihsel bağ kurmuyor.

Didem Soydan: Bambaşka bir kitle, bambaşka bir sonuç…

Emrah Yücel: Aynen. Sonrasında Bursa’nın “mesaj kitabı” hazırlandı: Bursa Amerikalılara ne der? Kozadan, tekstilden, İznik’ten bahseder. Araplara ne der? Gel, saç ektir, ameliyat ol, İskender ye, yeşilde yürü, ama Uludağ’a çıkma…

Bu analiz markalar ve şirketler için de geçerli.

Didem Soydan: Programı yavaş yavaş kapatırken… Senin bütün bu doğru brief’lerle, detaylarla sunduğun örnekler benim için çok değerliydi.

Neden Oscar alamıyoruz? Neden markalarımız dünya markası olmuyor? Neden şehirlerimiz öne çıkmıyor? Tüm bunlar kimlik analizinin, gen haritasının doğru yapılmamasıyla ilgili.

Sen “sanatçı” unvanını sevmiyorsun, “iletişim tasarımcısıyım” diyorsun.

Emrah Yücel: Sanatçı, istediğini özgürce yapar. Biz öyle değiliz. Bizim işimiz daha zor. Sanatçı olmak bence daha kolay. Ama severek yaptığım için ne demek istediğini anlıyorum. Teşekkür ederim.

Didem Soydan: Bilimsel titizlikle, veriye dayanarak çalışılması gereken bir şey. Ve umarım bir gün bunu daha çok kişi yapar.

Senin yaptıkların… Uğur Mumcu kitap kapaklarından, şehir markalaşmalarına, dünya çapındaki film afişlerine… Hepsi bizi gururlandırıyor. Bu programa gelip benim heyecanıma ortak olduğun için çok teşekkür ederim.

Umarım Fatih Bey’in izleyicilerine güzel bir sohbet sunabilmişimdir. Sana çok teşekkür ederim.

Emrah Yücel: Ben teşekkür ederim. Fatih Bey’i de bir an önce aramızda görmeyi dilerim.

Didem Soydan: Evet, en kısa zamanda. Ben sadece bu koltukta misafir olarak onun yerini tuttum. Sana çok teşekkür ediyorum.

Emrah Yücel: Ben teşekkür ederim.

 

English Transcript

Didem Soydan: Hello, welcome. I know what you’re all thinking right now: “What is this girl doing here, in this seat?” To be honest, I don’t know either, but at the request of dear Fatih Bey, I’m hosting a very special guest in his home today.
We’re not just with a designer — we’re with someone who shapes the emotions in our memory through visual storytelling. I can’t define him with just one word; if you research his work, you’ll see what a multi-faceted artist he is, as well as a brand communication expert and a cultural diplomat.
Today, my guest for Sunday Conversations is Emrah Yücel. Welcome.
Thank you for being my first guest, for immediately agreeing when I called you, and for helping me prepare this program. It’s really hard sitting here!

Emrah Yücel: This is Didem’s first interview, so it’s an honor for me to be part of this important moment.
Sharing the same platform is very meaningful. Especially these days, continuity is a mission we all share.

Didem Soydan: While Fatih Bey is away, it’s an honor and a pleasure for me to host his guests. Working here together with the team… They’ve supported me a lot as well. I hope this will be a great broadcast for all of us.
Dear Emrah, you’ve been living in New York and L.A. for the past 30 years, mostly in Los Angeles. I want to start with the question everyone wants to ask you — aside from all your work. Why can’t we win an Oscar?

Emrah Yücel: Wow, that’s a great question. Actually, it reminds me of what we used to call the “Eurovision syndrome” in Turkey. This is very similar — “Why can’t we win an Oscar?” syndrome. A great question.
Thank you for asking this because normally everyone starts chronologically, but you went straight to the heart. Let me say: I’ve been in Los Angeles for 27 years, and before that, I spent about five years in New York. During that time, truly understanding the culture and structure took a lot of experience. Plus, working within the industry lets you see dynamics from a different perspective.
Many things aren’t as they appear from the outside. The question “Why can’t we win an Oscar?” is actually quite dramatic. Because we win plenty of awards at Cannes, and Turkish cinema is respected and recognized at many international festivals. But why do we fall behind in the Oscar race?
There is actually a very simple answer. Really? At its core, it’s a logistical problem.
Let me explain the process first. This is something I’ve explained over the years to many ministers and officials in international meetings.

Didem Soydan: So this question has been there for a long time.

Emrah Yücel: …it’s a dramatic question. Here’s how it starts. First, let me say: around these months — July, August — candidates start to be determined in our country. By early September, one film is finalized and announced. The producers are happy and start discussing how to promote this project in September. Because cinema is barely surviving financially, they go to the Ministry of Culture and Tourism in October to request funding.
The same people always open the doors; they go with a budget request, saying, “We’re going to promote this film in Los Angeles, so we need a budget.”
There’s always the same question, and the same answer: “Submit your application.” They apply. After about a month of bureaucratic processing, by late October or early November, they’re given a budget — around $250,000 to $300,000.
Then, they buy business class tickets and come to Los Angeles.

Didem Soydan: So the timeline is always that short?

Emrah Yücel: Yes, very short. They come in November. Naturally, they immediately start asking, “How can we promote this project?” But it’s not actually the producer’s job — this should already have been planned in advance. Unfortunately, everyone walks that road alone every time.
One of the first places they visit is the Turkish Consulate in Los Angeles. But they also say, “We don’t know.”
Then they connect with certain PR agencies that are always used. And the same pattern repeats again and again.
At the consulate’s garden, there’s a reception with döner kebab being carved. Names from the consulate’s list — Ayşe, Fatma, whoever — come and celebrate.
But the actual target audience isn’t reached. Who is that target? Academy members.
What does it mean to be an Academy member? Who are the voters? They’re mostly people who’ve worked in Hollywood for a certain number of years — from lighting technicians to actors, from screenwriters to sound engineers. They’re mostly over 45 years old.
When you consider their age, demographics, and interests, you hear people say, “Oscar-winning films have a certain formula.” Yes, but it’s not just about the formula.
You need to get to the most critical logistical part: you must screen your film somewhere.
In December, when you start looking for a cinema to screen your film, there are no theaters available.

Didem Soydan: Because they’re booked a year in advance?

Emrah Yücel: Exactly. They’re already booked by other countries a year ahead.
The more you can screen a film, the more votes you can get. But if you show it in only two theaters, at 11 p.m. screenings, and you don’t organize a proper event beforehand, no cocktail, no free valet parking for guests — then you completely lose those voters over 45 or 50.

Didem Soydan: So it doesn’t matter if you have a great team, great actors, or a great script?

Emrah Yücel: How many times are you screening it? That’s the point.

Didem Soydan: So if you don’t take it there, no one can vote for it. I get it.
If they can’t vote for it, you fall behind.
It’s completely a logistical system we’re talking about. You only do two or three screenings at most. Then they should act earlier…

Didem Soydan: …so they need to start much earlier, right?

Emrah Yücel: For example, France does 20 screenings, in larger theaters, with events before and after, Q&A sessions, participation by the director and actors… You need to create a “vibe,” an energy, and this needs to be repeated 20 times.
In other words, it’s all about planning and scheduling. You need to define, a year in advance, which theaters you’ll use and at what times you’ll screen it.
So the whole thing is actually about planning — am I right? If you can’t screen it, it’s impossible to get votes. It’s such a clear planning problem that, like you said, without this, it’s impossible to receive votes.
You know that famous joke: “God, why don’t I ever win the lottery?” And the voice from above replies, “First, buy a ticket.” It’s exactly like that — everything is built on this logistical system.

Didem Soydan: Timing and proper scheduling.

Emrah Yücel: Yes, exactly. And truly, we have many excellent directors and very good films. No question — the awards prove that.
But where things get stuck is actually very simple. Let me tell a story. We always try to find conspiracies behind things; like “there’s a lobby,” “we can’t overcome this lobby as Turkey,” “there must be some genetic reason,” always looking for another explanation.
There’s a story about Alfred Hitchcock. He has a film called Rope — if I’m not mistaken. In that film, they hide a corpse in a chest at a party, and only two people know about it. The whole film revolves around this. It’s both slightly comedic and suspenseful. Hitchcock shoots a 15-minute continuous scene, without any cuts, moving the camera around.
And for this uninterrupted 15-minute shot, the Hollywood Reporter, Variety, and others start asking: “Are you trying to bring back theater? Why try this? It’s the first time it’s been done — why no cuts for 15 minutes?”
Do you know Hitchcock’s answer? “I wanted the fat man to finish all at once.”
How? “I wanted the fat man to finish all at once.” Brilliant.
So the reason isn’t always so complex. Sometimes it’s very simple. If you can’t screen your film, fewer people can vote for it. Even whether valet parking is free is hugely important to these people.
These are people who’ve worked and contributed to Hollywood. And they live in Los Angeles under limited conditions. From the outside, Los Angeles looks like this glamorous city, but for those living inside, it’s a different reality.

Didem Soydan: Yes, I was very surprised when I learned that you have to drive everywhere there.

Emrah Yücel: Exactly — Los Angeles is that kind of city.

Didem Soydan: By the way, when I learned about your life story, I realized that you spent your childhood and youth in many different places in Turkey because your parents were teachers.
As a teacher’s child myself, I know very well what it means to experience that diversity and to meet different groups of people.
I experienced what feelings cities can give people both as a child and while growing up… I know you first lived in New York for about five years. But for about 25 years now, you’ve been in Los Angeles.
As someone who brands cities, gives them identity, builds a sense of belonging, and connects them to large audiences… I’m really curious about what keeps you in Los Angeles.
Because I always associated you with New York. If given the chance, I thought you’d live in New York forever. I even compare Istanbul to New York — its chaos, the coexistence of people from 80 different nations…
Somehow I thought you’d find your soul there and would live there. But you chose Los Angeles. Why?

Emrah Yücel: That’s a great question. Of course, New York was always the most exciting place in my heart.
When I moved from Ankara directly to New York without ever living in Istanbul, in the early ’90s, New York was truly the capital of the world and the only place to live for me.
Back then, it was actually what we call the “pre-Giuliani” period in New York.
When Giuliani — who is actually a serious fascist — came from the Chicago Police Department to New York, he brought that strict security mentality with him and killed New York’s soul.
New York isn’t the old New York anymore. Now, to me, it’s a giant shopping mall.
But Los Angeles can still hold many things within it.

Didem Soydan: Yes, I actually describe it the same way. Its shopping malls are so famous.

Emrah Yücel: You really have to look a bit deeper into Los Angeles. One of the things that attracts me most to Los Angeles is actually its culture.

Didem Soydan: You really surprised me — I want to interrupt. We… I also called it a shopping mall earlier, but to me, it seems as though Los Angeles doesn’t have a historical culture.
It feels like New York has that cultural history, while Los Angeles was built later, and with Hollywood there, it feels more like a giant set. So hearing you say it has a cultural history really caught my attention.

Emrah Yücel: Of course I mean recent history, but let me explain. You have to look at America more deeply.
America is where those who didn’t fit into Europe came. Especially the working class, the poor — they jumped on ships to find new opportunities. Aristocrats arrived much later.

Didem Soydan: There is such a historical divide.

Emrah Yücel: Yes, they really had nothing to lose.

Didem Soydan: So is it the working class, or the people making those films that influence the whole world?

Emrah Yücel: Actually, if you watch Gangs of New York by Martin Scorsese, you see this. In what we now call Soho — south of Houston Street — the first settlement areas formed in New York.
There, various colonies emerged, and they constantly fought with each other. That film describes this beautifully.
It’s the true foundation of how cities formed in America. Later, as New York expanded and began to divide, people started migrating west in large numbers.
They looked for new lands, and with the gold rush, San Francisco started to grow. People traveled there on foot, with horses, in wagons.
During that time, the thing that most fascinates me about Los Angeles — which I’ll connect to later — is that after settlements were established, as state structures formed, a system of rule makers and enforcers emerged.
This was very similar to New York’s early years.
Gradually, as the police and different groups came together, Los Angeles became one of the first places to develop a detective system.
Especially authors like Dashiell Hammett — although he was from New York, the atmosphere he depicted eventually moved to Los Angeles.
In those 1940s stories, you see those characters looking through blinds, the femme fatale entering a smoky room and telling a story — they started then.
Los Angeles had many strange, unsolved murders, and books were written about them. LAPD archives later revealed these stories.
There were so many different groups mixing in that city that it generated deeply mysterious cases.
Take the famous Black Dahlia case — there are even films about it.
All these stories created a certain identity there. In literature, it started with Dashiell Hammett — even though he was a New Yorker, the atmosphere moved west.
And then there’s film noir. This style began in the ’30s and ’40s.
It was heavily influenced by German directors like Fritz Lang.
Film noir, with its harsh shadows, low camera angles, and black-and-white visuals, was born in Los Angeles.

Didem Soydan: So you’re basically explaining to us how a city’s identity is formed.

Emrah Yücel: Exactly. Then there’s the music side, which is one of my favorites.
Jerry Goldsmith — for example, his Chinatown soundtrack.
You’ll also remember Basic Instinct.
All those themes were composed by Jerry Goldsmith. The music style in Basic Instinct is even called “LA Noir.”

Didem Soydan: So, for those just joining this conversation — you’re giving examples from films.
At the same time, we’re talking about Emrah Yücel, who designed posters for these iconic films that live in all our hearts and stories.
Even if this is a repeated narrative for you, I think it’s incredibly valuable for people who are just now discovering you.
You designed the posters that reflect all these emotions, cities, and stories.
Is this what brought you to Los Angeles? Is this what made you stay there?

Emrah Yücel: The poster is actually just one of the final products.
When a project comes to you, there’s first a strategic and discussion phase. You discuss: What are we selling here? What will people pay their $9 for?
Is it a portrait — will they pay to see Tom Hanks’s face? Because Tom Hanks has a certain “narrative,” a way of telling stories. And naturally, this narrative creates a feeling in people’s minds: “I know what I’ll get if I go see this film.”

Didem Soydan: Sorry to interrupt, but I had a Kill Bill poster in my room for years. Years later, when I found out you were the one who designed it, I was shocked.

Emrah Yücel: That was a very important project for me, historically significant — like Avatar. Yes.
I do mention Avatar a lot. But Frida was also an important project for me, or Fifty Shades of Grey. But for example, Kill Bill isn’t that significant to me personally. Why? Because the truly creative decision there was Tarantino’s choice to put Bruce Lee’s yellow jumpsuit from Game of Death on his character.
That was the genius part. Today, if you showed that same photo to, say, students at Eskişehir University, they would pick the same visual.

Didem Soydan: It might seem simple, but isn’t the real art in telling something in a simple, striking way?
You’re one of the designers who can do that.

Emrah Yücel: I’ve probably done thousands of these types of projects in my career.
I had the chance to work in film advertising for about 20 years — not only for films but also for TV series.
When HBO first called me, they said, “We have a series called Sopranos,” and I thought it was a show about music.

Didem Soydan: What? I learned very late that one of your works was Sopranos. I already knew and followed many of your works, and Sopranos is one of my absolute favorite shows.
I’m so proud of everything you’ve done… Every time your name comes up, I try to explain and highlight your work.

Emrah Yücel: Thank you so much. You know, this is an industry. I worked as a cog in this machine. In similar conversations, I always try to bring this down to earth deliberately. I’m aware of it.
As someone within this industry, they don’t come to you because it’s you personally — you’re an agency providing a service. We’re part of a larger structure.
The decisions of a studio director, the actors, the executives, then the decisions about how to sell the project…
I especially want to give this example: For Avatar, we started two years before the film was even shot.

Didem Soydan: You started designing the poster even before the film was shot?

Emrah Yücel: The camera technology actually waited 12 years to be developed for that film. But when you look at Avatar, you could sell it as a love story, like Titanic. Why? Let me explain clearly. There are two characters from different social classes. Upper deck, lower deck — right? Leonardo was from the lower deck.
Yes. Kate was from the upper deck. They were separated socially, one richer and aristocratic, the other poorer.
Their impossible love story and the way it’s framed as a tragedy…
What is a tragedy? The word comes from the Greek “tragedia.” You leave your character at a point where no matter what they do, the result will be bad. Like on the train tracks — holding his wife with one hand, his child on the other side… Whatever he does, there’s no good outcome. We watch that moment of indecision.
Turkish TV series know this very well and use it masterfully. We love to watch that moment of hesitation.
The same is true for Avatar. There, you have a woman from Earth and a disabled male character who connects with an alien body. And we watch their impossible love story within the tragedy of a commercial entity destroying that ecosystem.
In discussions with James Cameron, this was the main narrative at first. You could easily sell it as a romantic film. Because for 12 years, no one had reached that level of box office success — there was a strong foundation to repeat it.
This was the initial approach for a long time. But eventually, we dropped that strategy and pivoted to a more heroic, action-oriented marketing approach, like DC Comics or Marvel.
For me, the final product that came out wasn’t that exciting. Just like Kill Bill, the Avatar project wasn’t especially important to me personally.

Didem Soydan: It might not be important to you, but for us, the fact that you worked on these is hugely significant. Because you’re representing Turkey. Like I said, I see you as a kind of cultural ambassador.

Emrah Yücel: Actually, it turned into a kind of mission of breaking down doors, going there, and doing something new. This inspired many people — many people took it as a goal and got excited by it. I value that.
But while I was doing it, I didn’t have the motivation of “let me do this as a Turk.” My upbringing, my family’s education shaped me this way naturally.
I remember very clearly — when looking at a script or a film project in the studios, the comments I made…
For example, I’d say, “I see a Raskolnikov here, there’s a Raskolnikov-type tragedy.” Or “When I look at this, I see a Delacroix painting or a baroque lighting style.”
The studio executives — aside from the director — had no idea about these references. So your cultural background had a shock effect on them. It wasn’t about being Turkish; it was about how you, as a global citizen, approached the issue. What perspective you brought.

Didem Soydan: Earlier, while talking about Los Angeles, you spoke about city identities. I know you also worked on city branding in Turkey, but I can’t remember exactly which cities. I’d really like you to touch on that.
Because I learned what city branding is from your work. It’s actually a lot like cinema, right?
Yes, very similar. Defining a story, choosing main characters, deciding how to present it…
I saw through your work that all of this can be applied to cities. I want the audience to know that too. So which cities in Turkey requested this from you? And was there really demand for this? I think Izmir was one of them, right?

Emrah Yücel: One of them, yes — even a pioneer, you could say. But isn’t Izmir always a pioneer in everything?

Didem Soydan: The first bullet was fired there, the first brewery, the first theater, the first rakı factory… All from there.

Emrah Yücel: Yes, Sezen Aksu is from there too…

Didem Soydan: And there are probably many valuable names I’m forgetting right now — viewers will get mad at me.

Emrah Yücel: First of all, thank you. You made a beautiful transition from cinema to urban development. We call this “destination branding.”

Didem Soydan: So, location branding.

Emrah Yücel: Exactly. When we say destination, under this big umbrella, there are many subcategories. At the top is country branding.
Below that come cities, regions, cultural structures, events — there’s a whole hierarchy.
Country is obvious. In 2014–2015–2016, I led Turkey’s global branding project. The Turkey: Home of… campaign was mine.

Didem Soydan: That’s why I really wanted you to mention it. I was so surprised and happy when I heard about it. So, in which cities did you do this?

Emrah Yücel: Under the Turkey: Home of… campaign, for example, we worked on strategy for Qatar. We worked in San Antonio, Hilo in Hawaii, Nepal, Nigeria, Kenya — many countries had city and regional branding projects.
When I say regions, I mean areas not belonging to one province or district. In Turkey, you can think of Bağ Yolu, the Lycian Way, Pamukkale — broader regions.

Didem Soydan: You gave enough location examples, exactly.

Emrah Yücel: Under this, there are projects ranging from museums to events.
In Turkey, we had the chance to brand six major cities.
We started with Izmir. Then came Gaziantep, followed by Çanakkale, Bursa, Bergama, and Kocaeli. We’re currently in talks with other cities as well.

Didem Soydan: Kocaeli really surprised me.

Emrah Yücel: Yes, Kocaeli is very surprising.

Didem Soydan: So did Kocaeli request this as a city, or was it initiated by a higher authority?

Emrah Yücel: Actually, there’s a kind of search. Look, just like that “first bullet” example. Let me tell you a simple formula about Kocaeli’s perception.
78% of Kocaeli is covered by forests. But why do we perceive it as an “industrial city”?
The reason is very simple: it’s because of its position on the road. When you leave Istanbul and head toward any city in Anatolia, the part of Kocaeli you see from the road is full of factories. So the perception forms that way.
But if you turn off and actually enter the city, you pass through forests that look like something out of Lord of the Rings.
It’s one of the world’s top RV (recreational vehicle) camping areas. The forested areas are so vast…
I don’t want to sound like I’m just praising Kocaeli here, but when you look at it, it really has a striking natural environment. But the perception is different because people only pass by on the highway.
Sometimes even those living inside a city can’t sense the city’s — what we call “genius loci” — its spirit.

Didem Soydan: “Genius loci” — in my mind, it conjures two images: either a genie or something like DNA.

Emrah Yücel: Think of it like a “genie.” That’s where it comes from. Gen, genie — they all come from the same root. “Loci” is Latin for location. So together, “genius loci” means the “spirit of the place.”

Didem Soydan: The spirit of the place… that’s beautiful.

Emrah Yücel: Let me give two simple examples. For instance, Las Vegas — a city everyone knows. For those who live in Las Vegas, it’s hard to truly read the spirit of the city. Because they wake up, go to work, send their kids to school, make dinner at night…

Didem Soydan: I used to think it was all hotel workers too. Then I watched a documentary and saw there was an entirely different life there.

Emrah Yücel: Exactly. But Las Vegas’s “genius loci” can only be read from the outside. Its slogan is very famous:
First, let me say it in English: What happens here, stays here.
This basically reinforces its “Sin City” identity — “Come, enjoy your freedom, do whatever you want.”

Didem Soydan: Can a city really be made attractive or developed just through a slogan?

Emrah Yücel: It can definitely be made attractive, but development is a different story; that requires infrastructure.
For example, why is New York called the “Big Apple”? Because what did Frank Sinatra say? If you can make it here, you can make it anywhere.

Didem Soydan: Isn’t that also true for Istanbul? Do you feel the same way?

Emrah Yücel: Exactly. In Istanbul, too, there’s that metaphor: “I came to conquer you, Istanbul.”
The Big Apple is similar. It’s hard to take a bite out of, but if you can, it’s yours.
It’s essentially a narrative that explains the city’s spirit.
It’s the same in Izmir. Like you said — the first brewery, first rakı factory, first hospital, first bullet fired, first fair, first female actor, first football team, first train station… it’s endless.

When you look back at all this, you realize the city’s spirit is built on “being a pioneer.” That’s why the slogan is “City of Pioneers, Izmir.”
And why do people from Anatolia call it “Gavur Izmir” (Infidel Izmir)?

Didem Soydan: Why?

Emrah Yücel: Because it has always been a pioneer. Always. It’s hard for people from Izmir to see this themselves, but we define it, build a strategy around it, and — as I mentioned — everything must be based on data, research, and surveys.
Then you create a “value map” to interpret it. What is a value map? For example: mythological values, architectural values, historical values, famous people, gastronomic values, textile values…
Then you bring all these together, weave them into a complex tapestry, and find that magical link between them.

Didem Soydan: I have to interrupt you here. I always think this:
Turkey has so many political parties, so many different perspectives, and each has its history, reasons, richness… In a country with such deep historical layers, if cities really worked together on all this research, this historical knowledge, locations, people, celebrities, cultural values — wouldn’t it lead to incredible economic development? Or am I just a dreamy model girl sitting here imagining things?
As someone who does city branding, someone consulted on national projects, someone who gives cities an identity… do you have an answer to this?
I mean, in my mind, before commercial success, there must be cultural work. But then, wouldn’t that eventually transform into commercial gain for all sectors?

Emrah Yücel: Actually, that was the idea behind the Turkey Home campaign.
When you’re marketing or branding something — whether it’s cinema or a location — the same system applies.

Didem Soydan: I just feel it’s impossible not to work. Am I too excited?

Emrah Yücel: We also do a lot of corporate, commercial branding. But the same system applies everywhere. In Turkey Home, the foundation was this: In branding, you need a unique phrase that truly belongs to you. Just like Izmir’s “City of Pioneers,” Las Vegas’s “Sin City,” or New York’s “Big Apple.”
What’s unique? What doesn’t exist elsewhere?
Now, when you say “Turkey: Home of…,” if you look at Anatolian lands, how many civilizations are there? 36.

Didem Soydan: Don’t cut this part — let me embarrass myself here so everyone understands why I’m sitting in this chair, let them stone me.

Emrah Yücel: The next closest country is China, with 19.

Didem Soydan: Let me correct myself — I meant to say “thousands of years,” but I slipped and said “thousands,” shot myself in the foot.

Emrah Yücel: From the Lycians in ancient times to the Seljuks and Ottomans… When you look back at these lands, remember those elementary school history timelines that started with Adam and Eve? With Göbeklitepe, that timeline shifted back 10,000 years. History books will change.
Even back then, there was an altar there — long before the apple story, there were religious foundations and ritual culture.

Didem Soydan: Professors will have to change their books and titles.

Emrah Yücel: Exactly. So, because of this, Turkey is so multi-layered and such a candidate to be the “home” of many things that no other country can say this. This is our unique value.
That’s where the idea came from: baklava, hospitality, yogurt cultures — they’re all ours.
So you say, “Turkey: Home of…” and then build different modules under it. Because every tourist coming to Turkey has a different motivation.
Americans come, spend $10,000, travel with a guide, stay at luxury hotels, avoid crowds. Russians want sun, sea, and sand. Germans even come in winter because it’s cheaper than Germany. Some come for culture, some for health, some for food…
So you need a modular system, but there must also be an overarching concept. That’s where Turkey Home came from.
Now you might ask: Why doesn’t it exist anymore? We did this from 2014 to 2016. But none of the current tourism campaigns have this umbrella concept.

Didem Soydan: I really want to ask: Even if it wasn’t about loving the country or promoting it — even if it were purely about money — with such rich materials, why wouldn’t you do it?

Emrah Yücel: Of course, you have some organic advantages. Being so central, having such accessible nature…
But it’s no longer just about that. People also want to go to Iceland or Siberia nowadays. Even Saudi Arabia is investing heavily in tourism now.
The main question is how you position it. Let me give two island examples:
Where do people go for honeymoons?

Didem Soydan: Usually Asian destinations, exotic places… They say Hawaii.

Emrah Yücel: Exactly. Ever since Elvis Presley’s films, Hawaii has been presented as a honeymoon destination. Today, if you shoot a film in Hawaii, there’s a rebate of up to 51%.
At the same distance, with the same climate — can you name a film from the Fiji Islands?

Didem Soydan: No.

Emrah Yücel: Actually, Pirates of the Caribbean was filmed in Fiji, but nobody knows that.

Didem Soydan: That’s so good!

Emrah Yücel: This is entirely about how destination policy is built and where you invest. It’s not just about taking out magazine ads.
The real thing is that “word of mouth” — the structure you create through people talking. That’s why even people from Uzbekistan go to Hawaii for their honeymoons. Because the father heard it from Elvis Presley, and the kid picked it up from Adam Sandler.
The same goes for city branding. In Turkey, city branding is often supported by European funds, the World Bank, or development agencies. There’s not much political interference. So it’s still possible to do.

Didem Soydan: I always dream of Edirne. Because of the Kırkpınar wrestling festival, its location, its proximity to European cities… It feels like a raw gem that could develop commercially. Is there a city you personally dream of?

Emrah Yücel: Yes. Actually, there are two, but some cities you don’t want to touch because they make you too big a target. Istanbul and Antalya, for example…

Didem Soydan: Why would you become a target?

Emrah Yücel: Because everyone has an opinion on them, and there’s so much debate. You want to protect yourself.
But the cities I really value… For example, I find Mardin incredibly valuable. I find Muğla very valuable. We worked on Gaziantep’s journey to becoming a UNESCO gastronomy city. Gaziantep succeeded; it can be replicated.
I went to Tokat and was deeply impressed. Surrounded by mountains, like a small Kyoto…

Didem Soydan: Exactly!

Emrah Yücel: I would love for Tokat to become a sister city with Kyoto.

Didem Soydan: I wish you could brand all the cities… That’s one of my biggest dreams for Turkey. But now I want to return to movies again. Because you gave a great Hawaii example.
Let’s get to the topic of posters. Back to Hollywood. A film poster is essentially the film’s single window to the world, isn’t it?

Emrah Yücel: You’ve brought up a great point. Yes, a poster is one of the products. But one of the reasons we started moving away from that industry was this:
Especially with digitalization… streaming platforms — the services you subscribe to… In the past, a film had one poster. Close your eyes, and when I say Godfather, you see Marlon Brando’s black-and-white portrait with the red carnation on his chest.
But now on Netflix, Apple, Prime — there are dozens of main visuals for the same film. Because what you see and what I see are different.
Netflix will come and say: “I’ll give you 40 boxes; you’ll put different visuals in each.” So instead of making one, you’re making 40 — but instead of the budget increasing, it shrinks.
So the old excitement is gone. We’re focusing more on prestige projects now.

Didem Soydan: Is there a project that excites you right now?

Emrah Yücel: Most of our projects are under confidentiality agreements. We even have a section on our website we call “the vault,” which isn’t public.

Didem Soydan: So you won’t even give us a hint?

Emrah Yücel: What I really enjoy is finding the actual perception behind what the masses think — then transforming that into a new language.
For example, in Bursa, they told us “Arab tourists come to the villages.” We researched and found that it wasn’t Arabs, but Japanese and Koreans coming.
Because Arabs, when watching Turkish series, watch them like Game of Thrones — as entertainment — not to connect historically.

Didem Soydan: A completely different audience, a completely different outcome…

Emrah Yücel: Exactly. Afterwards, we prepared a “message book” for Bursa: What does Bursa say to Americans? It talks about silk, textiles, İznik ceramics. What does it say to Arabs? Come, get a hair transplant, have surgery, eat Iskender kebab, walk in the greenery — but don’t climb Uludağ…
This kind of analysis applies to brands and companies too.

Didem Soydan: As we start to wrap up the program… All these examples you shared with precise briefs and details were so valuable for me.
Why don’t we win Oscars? Why don’t our brands become global? Why don’t our cities stand out? It all comes down to not properly analyzing identity, not creating an accurate “gene map.”
You don’t like being called an “artist”; you say, “I’m a communication designer.”

Emrah Yücel: An artist does whatever they want freely. We don’t have that luxury. Our job is harder. I think being an artist is easier. But I understand what you mean — thank you.

Didem Soydan: It’s something that requires scientific rigor, data-driven work. And I hope more people do this one day.
Your work… from Uğur Mumcu’s book covers to city branding, to world-famous film posters… all of it makes us proud. Thank you so much for joining this program and sharing in my excitement.
I hope I was able to offer Fatih Bey’s audience an enjoyable conversation. Thank you so much.

Emrah Yücel: Thank you. And I hope we see Fatih Bey back among us very soon.

Didem Soydan: Yes, as soon as possible. I was just a guest sitting in this chair, temporarily holding his place. Thank you so much.

Emrah Yücel: Thank you.